Merkez üssü Kahramanmaraş olan ve birçok ilimizi etkileyen deprem felaketinde hayatını kaybeden vatandaşlarımıza rahmet ve yaralananlara acil şifalar diliyoruz.
  • Bireysel No: 2015/11192
  • Karar Tarihi: 30.04.2019
Kaynak: Resmi Gazete
(Kanunum resmi kaynak değildir; kullanıcılar sunulan yürürlük ve metin bilgilerini resmi kaynaklardan teyid etmelidir.)

19 Temmuz 2019 CUMA Resmi Gazete Sayı : 30836

ANAYASA MAHKEMESİ KARARI

Anayasa Mahkemesi Başkanlığından:
GENEL KURUL

KARAR

EROL KESGİN BAŞVURUSU

Başvuru Numarası : 2015/11192
Karar Tarihi : 30/5/2019

Başkan : Zühtü ARSLAN
Başkanvekili : Engin YILDIRIM
Başkanvekili : Haşan Tahsin GÖKCAN
Üyeler : Serdar ÖZGÜLDÜR

Recep KÖMÜRCÜ
Burhan ÜSTÜN
Hicabi DURSUN
Celal Mümtaz AKINCI
Muammer TOPAL
M. Emin KUZ
Kadir ÖZKAYA
Rıdvan GÜLEÇ
Recai AKYEL
Yusuf Şevki HAKYEMEZ
Yıldız SEFERİNOĞLU

Raportör : M. Emin ŞAHİNER
Başvurucu : Erol KESGİN

I. BAŞVURUNUN KONUSU

1. Başvuru, temsil yetkisini haiz olmamasına rağmen yönetim kurulu üyesi olduğu
şirketin kamuya olan borçlarından dolayı başvurucunun sorumlu tutulması nedeniyle
mülkiyet hakkının ihlal edildiği iddiasına ilişkindir.

II. BAŞVURU SÜRECİ

2. Başvuru 2/7/2015 tarihinde yapılmıştır.

3. Başvuru, başvuru formu ve eklerinin idari yönden yapılan ön incelemesinden
sonra Komisyona sunulmuştur.

4. Komisyonca başvurunun kabul edilebilirlik incelemesinin Bölüm tarafından
yapılmasına karar verilmiştir.

5. Bölüm Başkanı tarafından başvurunun kabul edilebilirlik ve esas incelemesinin
birlikte yapılmasına karar verilmiştir.



6. Başvuru belgelerinin bir örneği bilgi için Adalet Bakanlığına (Bakanlık)
gönderilmiştir. Bakanlık görüş bildirmemiştir.

7. İkinci Bölüm tarafından 15/11/2018 tarihinde yapılan toplantıda, niteliği
itibarıyla Genel Kurul tarafından karara bağlanması gerekli görüldüğünden başvurunun
Anayasa Mahkemesi İçtüzüğü'nün 28. maddesinin (3) numaralı fıkrası uyarınca Genel Kurula
şevkine karar verilmiştir.

III. OLAY VE OLGULAR

8. Başvuru formu ve eklerinde ifade edildiği şekliyle olaylar özetle şöyledir:

9. Başvurucu 1957 yılında Kemerburgaz'da doğmuş olup İstanbul'un Kadıköy
ilçesinde ikamet etmektedir.

10. Gıda ve hayvancılık alanında faaliyet göstermek üzere kurulan T. Gıda Sanayi
ve Ticaret A.Ş.nin (Şirket) 30/6/2009 tarihli Türkiye Ticaret Sicili Gazetesi'nde yer alan ilana
göre sermayesi 50.000 TL olup bu sermaye her biri 500 TL kıymetinde olmak üzere 100
hisseye ayrılmıştır.

11. Başvurucu 21/8/2009 tarihinde bir adet hissesini devralmak suretiyle Şirket
hissedarı olmuş, Şirket Genel Kurulunun 8/9/2009 tarihli kararı ile Şirketin Yönetim Kurulu
üyeliğine seçilmiştir. Bu karar da 24/6/2009 tarihinde ticaret siciline tescil edilmiş ve
22/3/2010 tarihli Türkiye Ticaret Sicili Gazetesi'nde ilan edilmiştir. Başvurucunun bu tarihte
başlayan Yönetim Kurulu üyeliği 2011 yılında da devam etmiştir.

12. Sosyal Güvenlik Kurumu (SGK/Kurum) Bolu İl Müdürlüğü 26/6/2012 tarihinde
Bolu Şubesine 2009 yılı Aralık, 2010 yılı Ocak ve Ağustos ayları arası döneme ait 8.841 TL
tutarındaki sosyal güvenlik prim ve gecikme zammı borçları için Yönetim Kurulu üyesi
sıfatıyla başvurucuya ödeme emri göndermiştir. Aynı ödeme emri Şirket Yönetim Kurulu
başkan ve başkan yardımcısı ile diğer Yönetim Kurulu üyesine de gönderilmiştir. Ödeme
emri 5/7/2012 tarihinde başvurucuya tebliğ edilmiştir.

13. Başvurucu, ödeme emrine konu sosyal güvenlik prim borçlarından dolayı
sorumlu olmadığı iddiasıyla Bolu îş Mahkemesinde (Mahkeme) 10/7/2012 tarihinde SGK
aleyhine icra emrine itiraz davası açmış ve ödeme emrinin de iptalini talep etmiştir.
Başvurucu dava dilekçesinde, Şirketin tapu siciline kayıtlı 35.000 TL değerinde bir taşınmazı
ve makine parkları ile fabrikasının mevcut olduğunu, bu sebeple borcun Şirketin mal
varlığından tahsil imkânının bulunduğunu belirtmiştir.

14. Mahkeme konu hakkında bilirkişi raporu tanzim ettirmiştir. Bilirkişinin
3/6/2013 tarihli raporunda 31/5/2006 tarihli ve 5510 sayılı Sosyal Sigortalar ve Genel Sağlık
Sigortası Kanunu'nun 88. maddesine göre borçlu işveren Şirkette Yönetim Kurulu üyesi
olarak görev yapan başvurucunun sigorta prim borçları ile ferilerinden işverenle birlikte
müştereken ve müteselsilen sorumlu olduğu belirtilmiştir. Raporda ayrıca Şirketin prim ve
gecikme zammı borçlarının başvurucunun Yönetim Kurulu üyeliğinin başladığı 8/9/2009
tarihinden sonraki döneme ait olduğu ve anılan madde uyarınca Kurumun öncelikle Şirkete
takip başlatması gibi bir zorunluluğun da olmadığı ifade edilmiştir.



15. Mahkeme bu raporu hükme esas alarak 25/6/2013 tarihinde davanın reddine
karar vermiştir. Başvurucunun temyiz ettiği karar Yargıtay 21. Hukuk Dairesince 12/5/2015
tarihinde onanmıştır.

16. Nihai karar, başvurucuya 5/6/2015 tarihinde tebliğ edilmiştir.

17. Başvurucu 2/7/2015 tarihinde bireysel başvuruda bulunmuştur.

IV. İLGİLİ HUKUK

A. Ulusal Hukuk

1. Mevzuat Hükümleri

18. 17/7/1964 tarihli ve 506 sayılı mülga Sosyal Sigortalar Kanunu'nun "Prim
alınması"kenar başlıklı 72. maddesinin birinci fıkrası şöyledir:

"İş kazalariyle meslek hastalıkları, hastalık, analık, malûllük, yaşlılık ve ölüm
sigortalarının gerektirdiği her türlü yardım ve ödemelerle her çeşit yönetim giderlerim
karşılamak üzere, Kurumca bu kanun hükümlerine göre prim alınır."

19. 506 sayılı mülga Kanun'un "Primlerin ödenmesi" kenar başlıklı 80. maddesinin
birinci, beşinci ve on ikinci fıkraları şöyledir:

"İşveren, bir ay içinde çalıştırdığı sigortalıların primlerine esas tutulacak kazançlar
toplamı üzerinden bu Kanun gereğince hesaplanacak prim tutarlarını ücretlerinden kesmeye
ve kendisine ait prim tutarlarını da bu miktara ekleyerek en geç ertesi ayin sonuna kadar
Kuruma ödemeye mecburdur.

Kurumun süresi içinde ödenmeyen prim ve diğer alacaklarının tahsilinde, 6183 sayılı
Amme Alacaklarının Tahsil Usûlü Hakkında Kanunun 51 inci, 102 nci ve 106 ncı maddeleri
hariç, diğer maddeleri uygulanır. Kurum, 6183 sayılı Kanunun uygulanmasında Maliye
Bakanlığı ile diğer kamu kurum ve kuruluşları ve mercilere verilen yetkileri kullanır.

Sigorta primlerini haklı sebepleri olmaksızın birinci fıkrasında belirtilen süre içerisinde
tahakkuk ve tediye etmeyen kamu kurum ve kuruluşlarının tahakkuk ve tediye ile görevli
kamu görevlileri mesul muhasip, sayman ve tüzel kişiliğe haiz diğer işverenlerin üst
düzeyindeki yönetici veya yetkilileri kuruma karşı, işverenleri ile birlikte müştereken ve
müteselsilen sorumludur."

20. 5510 sayılı Kanun'un "Prim alınması zorunluluğu" kenar başlıklı 79.
maddesinin birinci fıkrası şöyledir:

"Kısa ve uzun vadeli sigortalar ile genel sağlık sigortası için, bu Kanunda öngörülen
her türlü ödemeler ile yönetim giderlerini karşılamak üzere Kurum prim almak, ilgililer de
prim ödemek zorundadır."

21. 5510 sayılı Kanun'un "Primlerin ödenmesi" kenar başlıklı 88. maddesinin
birinci, on altıncı ve yirminci fıkraları şöyledir:



"4 üncü maddenin birinci fıkrasının (a) bendinde belirtilen sigortalıları çalıştıran
işveren, bir ay içinde çalıştırdığı sigortalıların primlerine esas tutulacak kazançlar toplamı
üzerinden bu Kanun gereğince hesaplanacak sigortalı hissesi prim tutarlarını ücretlerinden
keserek ve kendisine ait prim tutarlarını da bu tutara ekleyerek en geç Kurumca
belirlenecek günün sonuna kadar Kuruma öder.

Kurumun süresi içinde ödenmeyen prim ve diğer alacaklarının tahsilinde, 6183 sayılı
Amme Alacaklarının Tahsil Usûlü Hakkında Kanunun 51 inci, 102 nci ve 106 ncı maddeleri
hariç, diğer maddeleri uygulanır. Kurum, 6183 sayılı Kanunun uygulanmasında Maliye
Bakanlığı ile diğer kamu kurum ve kuruluşları ve mercilere verilen yetkileri kullanır.

Kurumun sigorta primleri ve diğer alacakları haklı bir sebep olmaksızın bu Kanunda
belirtilen sürelerde ödenmez ise kamu idarelerinin tahakkuk ve tediye ile görevli kamu
görevlileri, tüzel kişiliği haiz diğer işverenlerin şirket yönetim kurulu üyeleri de dahil olmak
üzere üst düzeydeki yönetici veya yetkilileri ile kanuni temsilcileri Kuruma karşı işverenleri
ile birlikte müştereken ve müteselsilen sorumludur."

22. 2/7/1953 tarihli ve 6183 sayılı Amme Alacaklarının Tahsil Usulü Hakkında
Kanun'un "Kanuni temsilcilerin sorumluluğu" kenar başlıklı mükerrer 35. maddesinin
Anayasa Mahkemesince kısmen iptal edilmeden önceki hâli şöyledir:

"Tüzel kişilerle küçüklerin ve kısıtlıların, vakıflar ve cemaatler gibi tüzel kişiliği
olmayan teşekküllerin mal varlığından tamamen veya kısmen tahsil edilemeyen veya tahsil
edilemeyeceği anlaşılan amme alacakları, kanuni temsilcilerin ve tüzel kişiliği olmayan
teşekkülü idare edenlerin şahsi mal varlıklarından bu Kanun hükümlerine göre tahsil edilir.

Bu madde hükmü, yabancı şahıs veya kurumların Türkiye ’deki mümessilleri hakkında
da uygulanır.

Tüzel kişilerin tasfiye haline girmiş veya tasfiye edilmiş olmaları, kanuni temsilcilerin
tasfiyeye giriş tarihinden önceki zamanlara ait sorumluluklarını kaldırmaz.

Temsilciler, teşekkülü idare edenler veya mümessiller, bu madde gereğince ödedikleri
tutarlar için asıl amme borçlusuna rücu edebilirler.

(Ek fıkra: 4/6/2008-5766/4 md.) Amme alacağının doğduğu ve ödenmesi gerektiği
zamanlarda kanuni temsilci veya teşekkülü idare edenlerin farklı şahıslar olmaları halinde
bu şahıslar, amme alacağının ödenmesinden müteselsilen sorumlu tutulur.

(Ek fıkra: 4/6/2008-5766/4 md.) Kanuni temsilcilerin sorumluluklarına dair 213 sayılı
Vergi Usul Kanununda yer alan hükümler, bu maddede düzenlenen sorumluluğu ortadan
kaldırmaz."

23. 13/1/2011 tarihli ve 6102 sayılı Ticaret Kanunu'nun "Devredilemez görev ve
yetkiler" kenar başlıklı 375. maddesinin ilgili kısmı şöyledir:

"Yönetim kurulunun devredilemez ve vazgeçilemez görev ve yetkileri şunlardır:

e) Yönetimle görevli kişilerin, özellikle kanunlara, esas sözleşmeye, iç yönergelere ve
yönetim kurulunun yazılı talimatlarına uygun hareket edip etmediklerinin üst gözetimi.



24. 6102 sayılı Kanun'un 392. maddesinin "Bilgi alma ve inceleme hakkı" kenar
başlıklı (1) numaralı fıkrası şöyledir:

"Her yönetim kurulu üyesi şirketin tüm iş ve işlemleri hakkında bilgi isteyebilir, soru
sorabilir, inceleme yapabilir. Bir üyenin istediği, herhangi bir defter, defter kaydı, sözleşme,
yazışma veya belgenin yönetim kuruluna getirtilmesi, kurulca veya üyeler tarafından
incelenmesi ve tartışılması ya da herhangi bir konu ile ilgili yöneticiden veya çalışandan
bilgi alınması reddedilemez."

25. 6102 sayılı Kanun'un "Kurucuların, yönetim kurulu üyelerinin, yöneticilerin ve
tasfiye memurlarının sorumluluğu" kenar başlıklı 553. maddesi şöyledir:

"(1) Kurucular, yönetim kurulu üyeleri, yöneticiler ve tasfiye memurları, kanundan ve
esas sözleşmeden doğan yükümlülüklerini ihlal ettikleri takdirde, kusurlarının
bulunmadığını ispatlamadıkça, hem şirkete hem pay sahiplerine hem de şirket alacaklılarına
karşı verdikleri zarardan sorumludurlar.

(2) Kanundan veya esas sözleşmeden doğan bir görevi veya yetkiyi, kanuna dayanarak,
başkasına devreden organlar veya kişiler, bu görev ve yetkileri devralan kişilerin seçiminde
makul derecede özen göstermediklerinin ispat edilmesi hâli hariç, bu kişilerin fiil ve
kararlarından sorumlu olmazlar.

(3) Hiç kimse kontrolü dışında kalan, kanuna veya esas sözleşmeye aykırılıklar veya
yolsuzluklar sebebiyle sorumlu tutulamaz; bu sorumlu olmama durumu gözetim ve özen
yükümü gerekçe gösterilerek geçersiz kılınamaz."

2. Anayasa Mahkemesi Karan

26. Anayasa Mahkemesinin 19/3/2015 tarihli ve E.2014/144, K.2015/29 sayılı
kararının ilgili kısımları şöyledir:

A- Kanun'un Mükerrer 35. Maddesine 5766 Sayılı Kanun’un 4. Maddesiyle Eklenen
Beşinci Fıkranın İncelenmesi

İtiraz konusu kuralın getiriliş amacının; amme alacağının doğduğu ve ödenmesi
gerektiği zamanlarda kanuni temsilci veya teşekkülü idare edenlerin farklı şahıslar olması
hâlinde bu şahısların sorumluluk uygulamasının, amme alacaklarının düzenlendikleri
kanunlardaki kanuni ödeme sürelerinde veya özel ödeme sürelerinde farklı şahısların olması
hâlini de kapsadığı görülmektedir.

Kanun koyucu, amme alacağını güvenceye almak bakımından sorumluluğun
yaygınlaştırılması yoluna gidebileceği gibi müteselsil sorumluluk da öngörebilir. Ancak
amme alacağının doğduğu veya ödenmesi gerektiği zamanlarda kanuni temsilcilerin farklı
kişiler olabileceği gerçeği göz önüne alındığında, kural ile getirilen düzenleme vergi ve
diğer mali ödev ve sorumluluklarını zamanında ve eksiksiz olarak yerine getiren kanuni
temsilcilerin, sonradan kendilerinin görevde olmadığı ve müdahale şanslarının bulunmadığı
bir dönemde gerçekleşen bir eylemden müteselsilen sorumlu tutulmaları sonucunu
doğurmaktadır. Adalet ve hakkaniyet ilkeleri karşısında, bireyin bu şekilde belirsiz ve
güvencesiz bir biçimde kendi kusurundan kaynaklanmayan bir nedenle, başkalarının eylem
veya ihmali sonucu oluşacak sorumluluğa ortak olması adalet ve hakkaniyetle bağdaşmaz.
Dolayısıyla, itiraz konusu kural hukuk devleti ilkesine aykırıdır.



Açıklanan nedenlerle, itiraz konusu kural Anayasa'nın 2. maddesine aykırıdır. İptali
gerekir.

B- Kanun'un Mükerrer 35. Maddesine 5766 Sayılı Kanun'un 4. Maddesiyle Eklenen
Altıncı Fıkranın İncelenmesi

İtiraz konusu kuralda, kanuni temsilcilerin sorumluluklarına dair 213 sayılı Kanun'da
yer alan hükümlerin bu maddede düzenlenen sorumluluğu ortadan kaldırmayacağı
öngörülmektedir.

Amme alacağının doğduğu ve ödenmesi gerektiği zamanlarda kanuni temsilci veya
teşekkülü idare edenlerin farklı şahıslar olmaları hâlinde bu şahısların amme alacağının
ödenmesinden müteselsilen sorumlu tutulacağını düzenleyen kuralın iptaline yönelik
yukarıda yer alan gerekçeler, kanuni temsilcilerin sorumluluklarına dair 213 sayılı
Kanun'da yer alan hükümlerin bu maddede düzenlenen sorumluluğu ortadan
kaldırmayacağını öngören kural bakımından da aynen geçerlidir.

Hukuk devletinde kanunlarla kişilerin ekonomik, sosyal ve hukuki yaşam alanlarına
yöneltilen müdahaleler öngörülebilmeli ve geleceğe dönük planlar buna göre
yapılabilmelidir. Belirlilik ilkesi, vergi ve diğer kamu alacakları açısından miktar, tarh ve
tahsil zamanı ile biçimi gibi vergi ve diğer alacakların esaslı unsurlarının önceden belli ve
kesin olmasını gerektirir.

213 sayılı Kanun'un 10. maddesinde, kanuni temsilciler için kabul edilen sorumluluk,
kusura dayalı sorumluluktur. Buradaki kusur, vergilendirmeye dair ödevlerin ihlal
edilmesidir. Buna göre, 213 sayılı Kanun'un 10. maddesi uyarınca kanuni temsilcilerin
sorumlu tutulabilmesi için vergilendirme ödevlerini yerine getirmemiş olması
gerekmektedir. İtiraz konusu kuraldan kaynaklanan sorumluluk ise kusursuz sorumluluk
esasına dayanmakta olup kamu alacağının borçlu şirketten tahsil edilememesinde kanuni
temsilcilerin kusuru bulunmasa dahi sorumlu tutulmasına neden olmaktadır.

213 sayılı Kanun'un 10. maddesinde, kanuni temsilcilerin sorumluluklarına ilişkin
hükümlerin düzenlenmiş olması, bu Kanun kapsamındaki amme alacaklarının takibinin
itiraz konusu kurala göre yapılmasına engel teşkil etmemektedir. Dolayısıyla itiraz konusu
kural nedeniyle, 213 sayılı Kanun kapsamına giren amme alacakları da dâhil olmak üzere
tüm amme alacakları için takip yapılması mümkündür. Bu durumda her iki kanunun aynı
maddi olaya uygulanabilmesi nedeniyle, iki ayrı kanuni düzenlemeden hangisinin
uygulanacağı konusunda belirsizlik oluşmaktadır. Dolayısıyla itiraz konusu kural, hukuk
devleti ilkesi ile bağdaşmamaktadır.

Açıklanan nedenlerle, itiraz konusu kural Anayasa'nın 2. maddesine aykırıdır. İptali
gerekir."

3. Yargıtay İçtihadı

27. Yargıtay Hukuk Genel Kurulunun 25/1/2007 tarihli ve E.2014/21 -2323,
K.2017/152 sayılı kararının ilgili kısımları şöyledir:

"...Bilindiği üzere, Türk sosyal sigortalar sistemi, ağırlıklı olarak primli rejime
dayanmaktadır. Kurumun sosyal sigorta yardımlarını sağlaması, en önemli gelir kaynağı
olan sigorta primlerinin zamanında ve eksiksiz olarak ödenmesine bağlıdır.



Gerek prim borcunun ait olduğu dönemde yürürlükte bulunan mülga 506 sayılı
Sosyal Sigortalar Yasasının 80. maddesi, gerekse 01.07.2008 tarihinde yürürlüğe giren
5510 sayılı Sosyal Sigortalar ve Genel Sağlık Sigortası Yasasının 88. maddesi primlerin
zamanında ve düzenli olarak tahsilini sağlamaya yöneliktir. Anılan maddeler uyarınca
işveren, bir ay içinde çalıştırdığı sigortalıların primlerine esas tutulacak kazançlar toplamı
üzerinden bu Kanun gereğince hesaplanacak prim tutarlarını ücretlerinden kesmeye ve
kendisine ait prim tutarlarım da bu miktara ekleyerek en geç ertesi ayın sonuna kadar
Kuruma ödemeye mecburdur. Süresinde ödenmeyen prim ve diğer kamu alacakları 6183
sayılı Amme Alacaklarının Tahsil Usulü Hakkında Kanun hükümleri uyarınca Kurumca
tahsil edilecektir.

5510 sayılı Yasanın 88. maddesinin 01.07.2008 tarihinde yürürlüğe girdiğine dair
düzenleme aynı yasanın yürürlük maddesi olan 108. maddesinde açıkça belirtilmiştir. Yine
5510 sayılı Yasanın 88. maddesi “...Kurumun süresi içinde ödenmeyen prim ve diğer
alacaklarının tahsilinde, 6183 sayılı Amme Alacaklarının Tahsil Usûlü Hakkında Kanunun
51 inci, 102 nci ve 106 ncı maddeleri hariç, diğer maddeleri uygulanır. Kurum, 6183 sayılı
Kanunun uygulanmasında Maliye Bakanlığı ile diğer kamu kurum ve kuruluşları ve
mercilere verilen yetkileri kullanır. Kurumun sigorta primleri ve diğer alacakları haklı bir
sebep olmaksızın bu Kanunda belirtilen sürelerde ödenmez ise kamu idarelerinin tahakkuk
ve tediye ile görevli kamu görevlileri, tüzel kişiliği haiz diğer işverenlerin şirket yönetim
kurulu üyeleri de dahil olmak üzere üst düzeydeki yönetici veya yetkilileri ile kanuni
temsilcileri Kuruma karşı işverenleri ile birlikte müştereken ve müteselsilen sorumludur.
Kurum, kamu idarelerinde işyerinin özelliği nedeniyle primlerin farklı zamanlarda ödeme
süresini belirlemeye yetkilidir. Prim alacaklarının tahsili için muacceliyet tarihinden
itibaren en geç bir yıl içinde icra yoluna başvurmayan Kurum yetkili personeli hakkında
genel hükümlere göre kovuşturma yapılır. (Ek fıkra: 10/9/2014-6552/52 md.) Sigortalılar ile
tüzel kişilerin kasıt, kusur, hata veya yanıltıcı beyanından kaynaklanmaması şartıyla,
sigortalılarca ödenen prim ve prime ilişkin borcun noksan tahakkuk ettirildiğinin Kurumca
sonradan tespit edilmesi hâlinde tespit edilen fark prime ilişkin borç aslına, tebliğ
tarihinden itibaren 89 uncu maddenin ikinci fıkrasına göre gecikme cezası ve gecikme
zammı uygulanır. Bu maddenin uygulanmasına ilişkin usûl ve esaslar Kurum tarafından
çıkarılacak yönetmelikle düzenlenir. ” şeklinde bir düzenlemeye yer verilmiştir.

Görüldüğü üzere, özel hukuk tüzel kişilerinin şirket yönetim kurulu üyeleri de dahil
olmak üzere üst düzeydeki yönetici veya yetkilileri ile kanuni temsilcileri Kuruma karşı
işverenleri ile birlikte müştereken ve müteselsilen sorumludur. İşverenin prim borcundan
ötürü, 5510 sayılı Yasanın 88. maddesinde tanımlanan özel nitelikteki tüzel kişilerin şirket
yönetim kurulu üyeleri de dahil olmak üzere üst düzeydeki yönetici veya yetkililerinin ile
kanuni temsilcileri Kuruma karşı işverenleri ile birlikte müştereken ve müteselsilen
sorumluluğu getirilirken, primlerin tahsilinin güvence altına alınması ve prim ödeme işinin
özendirilmesi sağlanmaya çalışılmıştır.

5510 sayılı Yasanın 88. maddesinin yürürlüğe girdiği tarihten sonra oluşan prim
borçları yönünden, işveren ile birlikte müteselsilen sorumluluk koşullarının oluşması için,
tüzel kişiliğe haiz işyerlerinde yönetim kurulu üyesi olması yeterli olup ayrıca yetkili üst
düzey yönetici, yönetim kurul başkanı veya başkan yardımcısı gibi unvan taşımasına veya
temsil ve ilzam yetkisine sahip olmasına gerek yoktur.

Somut olayda, davacının 07.08.2007 tarihinde kurulan ... Teknik Yatırım Yapı
A.Ş’nin kurucuları arasında olduğu ve aynı tarih itibariyle yönetim kurulu üyesi seçildiği,
davalı Kurum tarafından şirketin 2008/4. ile 2009/3. ayları arasına ilişkin prim borçlarının
tahsilinin istendiği, davacının 506 sayılı Yasanın 80. maddesinin yürürlükten kalktığı



01.07.2008 tarihine kadar sadece yönetim kurulu üyeliğinden dolayı prim borçlarından
sorumlu olmayacağı konusunda Özel Daire ve Yerel Mahkeme arasında uyuşmazlık
bulunmadığı ve dava dışı şirketin 5510 sayılı Yasanın 88. maddesinin yürürlüğe girdiği
01.07.2008 tarihinden sonra oluşan dönem borçları yönünden davacının sorumlu
tutulabilmesi için yönetim kurulu üyeliğinin yeterli olduğu anlaşılmaktadır.

Buna göre Yerel Mahkemece yapılacak iş; bozma ilamında açıklanan şekilde
davacının 5510 sayılı Yasanın 88. maddesinin yürürlüğe girdiği 01.07.2008 tarihinden
sonra oluşan dönem borçları yönünden sorumlu olduğu göz önüne alınarak bir karar
vermekten ibaret olmalıdır..."

28. Yargıtay 10. Hukuk Dairesinin 5/12/2017 tarihli ve E.2015/19372, K.2017/8648
sayılı kararının ilgili kısımları şöyledir:

"... 5510 sayılı Kanun'un yürürlük süresiyle ilgili 108/1-c maddesinde, Kanun'un 88.
maddesinin 01/07/2008 tarihinde yürürlüğe gireceği belirtilmiş olup, bu tarihten sonra
tahakkuk eden prim borçları hakkında 5510 sayılı Kanunun 88/20. maddesi ile, “Kurumun
sigorta primleri ve diğer alacakları haklı bir sebep olmaksızın bu Kanunda belirtilen
sürelerde ödenmez ise kamu idarelerinin tahakkuk ve tediye ile görevli kamu görevlileri,
tüzel kişiliği haiz diğer işverenlerin şirket yönetim kurulu üyeleri de dâhil olmak üzere üst
düzeydeki yönetici veya yetkilileri ile kanuni temsilcileri Kuruma karşı işverenleri ile
birlikte müştereken ve müteselsilen sorumludur ” şeklinde düzenlenme getirilmiştir. Yapılan
bu düzenleme ile tüzel kişiliği haiz özel kuruluşta görev yapan yönetim kurulu üyelerinin
primlerin ödenmesinden işveren ile birlikte müştereken ve müteselsilen sorumlu oldukları
açıkça belirtilmiştir.

Yukarıdaki düzenlemelerden anlaşılacağı üzere, 01.07.2008 tarihinde önce tahakkuk
eden prim borçlan bakımından, işveren ile birlikte müteselsilen sorumluluk koşullarının
oluşması için, işveren kamu kurum ve kuruluşu ise, kamu görevlilerinin tahakkuk ve tediye
ile görevli olması, tüzel kişiliğe haiz diğer yetkilisi ve kanuni temsilci sıfatıyla işveren tüzel
kişiliği temsil ve ilzama yetkili bulunulması gerekir. Ancak, sonradan yürürlüğe giren 5510
sayılı Kanunun 88. maddesi burada bir ayrıma giderek özellikle şirket yönetim kurulu
üyelerinin, temsil ve ilzam yetkisi aranmaksızın (haklı sebepleri olmazsa) müştereken ve
müteselsilen sorumlu olacaklarını ayrıca ve açıkça belirtmiştir..."

29. Yargıtay 21. Hukuk Dairesinin 11/12/2017 tarihli ve E.2017/4479,
K.2017/10390 sayılı kararının ilgili kısımları şöyledir:

"...Davanınyasal dayanağı ise 506 sayılı Kanunun 80, 5510 sayılı Kanunun 88 ve 6183
sayılı Kanunun mükerrer 35. maddesi olup, davadaki sorunun bu maddeler ile birlikte
değerlendirilerek çözüme kavuşturulması gerektiği ortadadır.

5510 sayılı Kanun'un yürürlük süresiyle ilgili 108/1-c maddesinde, Kanun’un 88.
maddesinin 01/07/2008 tarihinde yürürlüğe gireceği belirtilmiştir.

Davanın yasal dayanağını oluşturan 506 sayılı Kanunun 80/12. maddesinde sigorta
primlerini haklı sebepleri olmaksızın birinci fıkrada belirtilen süre içerisinde tahakkuk ve
tediye etmeyen kamu kurum ve kuruluşlarının tahakkuk ve tediye ile görevli kamu görevlileri
mesul muhasip, sayman ile tüzelkişiliği haiz diğer işverenlerin üst düzeydeki yönetici ve
yetkililerinin kuruma karşı işverenleri ile birlikte müştereken ve müteselsilen sorumlu
olacakları, 5510 sayılı Kanunun 88/20. maddesinde de Kurumun sigorta primleri ve diğer
alacakları haklı bir sebep olmaksızın bu Kanunda belirtilen sürelerde ödenmez ise kamu
idarelerinin tahakkuk ve tediye ile görevli kamu görevlileri, tüzel kişiliği haiz diğer



işverenlerin şirket yönetim kurulu üyeleri de dahil olmak üzere üst düzeydeki yönetici veya
yetkilileri ile kanuni temsilcilerinin Kuruma karşı işverenleri ile birlikte müştereken ve
müteselsilen sorumlu olacakları bildirilmiştir.

5510 sayılı Kanunun 88/20. maddesi 506 sayılı Kanunun 80/12. maddesinden farklı
olarak, tüzelkişiliği haiz işverenlerin üst düzeydeki yönetici ve yetkilileri yanında, şirket
yönetim kurulu üyelerini de sorumlu tutmaktadır. Diğer bir deyişle, Kurumun 01/07/2008
tarihinden sonraki sigorta primleri ve diğer alacakları ile ilgili olarak şirketlerin
borçlarından müşetereken ve müteselsilen sorumlu olmak için şirketin Yönetim Kurulu üyesi
olmak yeterlidir..."

30. Yargıtay 21. Hukuk Dairesinin 6/2/2017 tarihli ve E.2016/8403, K.2017/618
sayılı kararının ilgili kısımları şöyledir:

"...6183 sayılı Kanunun mükerrer 35. maddesinde asıl borçlu hakkında yapılan yasal
takip ve araştırmalar sonucu kamu alacağının tahsil edilemeyeceğinin anlaşılması halinde,
yasal temsilcisine ödeme emri çıkarabileceği bildirilmiş ise de; 6183 sayılı Kanun, 506 ve
5510 sayılı Kanunlara göre daha genel bir Kanun durumunda olup uygulamada da
benimsendiği üzere öncelik özel Kanun hükümlerine tanınacağından, özel kanun niteliğinde
olan 506 sayılı Kanunun 80. maddesi ve 5510 sayılı Kanunun 88. maddesi karşısında,
davacının ticaret sicil bilgilerine göre, 506 sayılı Yasa döneminde Kurum borçlusu dava
dışı Coneks Uluslararası Taşımacılık ve Ticaret A.Ş.' de 05.03.2008 tarihinden itibaren
yönetim kurulu üyesi olduğu, 05.03.2008 tarihinden sonrada 01.07.2008 tarihine kadar
yönetim kurulu üyesi olsa da temsil ve ilzama yetkisi bulunmaması nedeniyle şirketin
borçlarından sorumlu tutulamayacağı davacının 5510 sayılı yasanın 88. maddesinin
yürürlüğe girdiği 01.07.2008 tarihinden sonra ödenmesi gereken kurum borçlarından
sorumlu olacağı açıktır.

Yapılacak iş; davacının 01.07.2008 tarihinden sonra ödenmesi gereken kurum
borçlarından 5510 sayılıKanun'un 88. maddesi gereğince sorumlu olacağı kabul edilerek;
karar vermekten ibarettir..."

B. Uluslararası Hukuk

31. Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi'ne (Sözleşme) ek 1 No.lu Protokol'ün
"Mülkiyetin korunması" kenar başlıklı 1. maddesi şöyledir:

"Her gerçek ve tüzel kişinin mal ve mülk dokunulmazlığına saygı gösterilmesini isteme
hakkı vardır. Bir kimse, ancak kamu yararı sebebiyle ve yasada öngörülen koşullara ve
uluslararası hukukun genel ilkelerine uygun olarak mal ve mülkünden yoksun bırakılabilir.

Yukarıdaki hükümler, devletlerin, mülkiyetin kamu yararına uygun olarak
kullanılmasını düzenlemek veya vergilerin ya da başka katkıların veya para cezalarının
ödenmesini sağlamak için gerekli gördükleri yasaları uygulama konusunda sahip oldukları
hakka halel getirmez."

32. Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi (AİHM) şirket ortakları ve yöneticilerinin
kamu borçlarından doğan sorumluluklarını Lekic/Slovenya ([BD], 36480/07, 11/12/2018)
kararında mülkiyet hakkı bağlamında incelemiştir. Lekic/Slovenya kararma konu olayda
başvurucu iç hukuka göre sınırlı sorumlu kabul edilen bir limited şirketin % 11,11 payına
sahip dokuz ortağından biridir. Başvurucu, şirkette önce finans direktörü sonra da yönetici
direktör olarak çalışmıştır. Başvurucu, şirket yöneticiliğinden alındığı hâlde yenisi



seçilemediği için bu görevine devam etmiştir. Bu arada başvurucu, şirketin tasfiyesi için
girişimlerde bulunmuş ise de gerekli masrafları yatırmadığı için bu talep reddedilmiştir.
Diğer taraftan bir kamu şirketi olan Slovenya Demir Yolları şirketi başvurucunun ortağı ve
temsilcisi olduğu şirket aleyhine alacak davası açmış ve davanın kabulüne dair karar
kesinleşmiştir. Kamu şirketi borç ödenmediği için başvurucunun ortağı olduğu şirket aleyhine
tasfiye süreci başlatmıştır. Bu süreç sonunda şirket tasfiye edilince demir yolları şirketi bu
defa başvurucu ve diğer ortaklar hakkında icra süreci başlatılmıştır. Başvurucunun açtığı
dava ise şirketin pasif bir ortağı olduğunu ispat edemediği gerekçesiyle Slovenya Anayasa
Mahkemesinin yerleşik içtihadına dayalı olarak reddedilmiştir (Lekic/Slovenya, §§ 7-31).

33. AİHM öncelikle şirketin borçlarından başvurucunun şahsen sorumlu
tutulmasının mülkiyet hakkına müdahale teşkil ettiğini belirtmiştir. AİHM'e göre müdahale,
her ne kadar tek başına mülkiyetin kullanımının kontrolü kapsamında kalmış olsa da daha
geniş bir perspektifte şirketin tasfiyesi süreci de dikkate alındığında Sözleşme'ye ek (1) No.lu
Protokol'ün 1. maddesinde öngörülen genel kural çerçevesinde incelenmelidir. AİHM
kanunilik ölçütü yönünden ise Slovenya'da pasif durumda olup borçlu durumda çok sayıda
şirketin varlığı sebebiyle 1999 yılında kabul edilen bir kanuni düzenlemeye işaret etmiştir. Bu
kanuni düzenleme ve Slovenya Anayasa Mahkemesinin içtihadına göre borçlu şirketin aktif
üyeleri şahsen de şirketin borçlarından sorumlu tutulmaktadır. AİHM müdahalenin amacı
yönünden ise ticaret piyasasının çok sayıda pasif ve iflas etmiş şirket sebebiyle bozulduğu
durumlarda ekonomiye verilen onarılamaz zararların önlenmesi ve hukuki güvenlik ile
piyasaya katılımcı güveninin sağlanması gibi amaçların devlet için olağan dışı bir gereklilik
olarak ortaya çıkabileceğini belirtmiştir (Lekic/Slovenya, §§ 91-106).

34. AİHM, ölçülülük yönünden ise şirket tüzel kişiliği perdesinin hangi durumlarda
aralanabileceği yönünde bazı tespitlerde bulunmuştur. Buna göre AİHM, Sözleşme'ye ek t
No.lu Protokol'ün 1. maddesi anlamında başvurucuya şahsi olarak aşırı bir külfet yüklenip
yüklenmediği belirlenirken sınırlı sorumlu bir limited şirketin ortağının şirketin borçlarından
sorumlu tutulabilmesi, yani tüzel kişilik perdesinin aralanabilmesi için istisnai koşulların
mevcut olması ve ayrıca belirli güvencelerle dengelenmesi gerektiğini özellikle
vurgulamıştır. AİHM tüzel kişilik perdesinin ortakların veya yöneticilerin hileli
davranışlarıyla kötüye kullanılması hâlinde alacaklıların korunması için aralanabileceği
belirtmiştir (Lekic/Slovenya, § 111).

35. AİHM belirtilen istisnai koşulları değerlendirme yetkisinin kural olarak ulusal
makamların takdirinde olduğunu vurguladıktan sonra özellikle iç hukukta Yugoslavya
döneminden kalan borçlu şirketlerin tasfiyesinin sağlanarak ekonominin korunmaya
çalışıldığını, bu gibi şirketlerin çok fazla olması nedeniyle ülke ekonomisi zora girdiği için
reform yapıldığını belirtmiştir. AİHM ayrıca başvurucunun borçlu şirketin aktif ortağı
olduğunu, şirketten borcun uzun yıllar tahsil edilemediğini ve başvurucunun şirketin borçlu
durumunu bildiği hâlde reform çalışmasına rağmen ortak olmaya devam ettiğini özellikle
vurgulamıştır. AİHM son olarak ise başvurucudan istenen borç miktarının da mütevazı bir
tutar olduğunu ve bunların yanında başvurucuya şirketin haklarına da sahip olabilme ve
şirkete karşı başlatılacak takipler yönünden bir yıllık zamanaşımı süresi öngörülmesi gibi
bazı güvencelerin de öngörüldüğü ifade edilerek mülkiyet hakkına yapılan müdahalenin
ölçülü olduğuna karar verilmiştir (.Lekic/Slovenya, §§ 113-130).

36. AİHM, bir sınırlı sorumlu şirketin yalnızca maliklerinin veya yöneticilerinin
hileli işlemleri için bir paravan olarak kullanıldığı hâllerde kurum örtüsünün kaldırılmasının
devlet dâhil olmak üzere alacaklılarının haklarının korunması bakımından uygun bir çözüm



olarak görülebileceğini kabul etmiştir. Bununla birlikte AİHM'e göre söz konusu
müdahalenin keyfî olmaması isteniyorsa devletin çözüm getirmesine izin veren açık
kuralların olması gereklidir (Khodorkovskiy and Lebedev/Rusya, B. No: 11082/06, 13772/05,
25/7/2013).

V. İNCELEME VE GEREKÇE

37. Mahkemenin 30/5/2019 tarihinde yapmış olduğu toplantıda başvuru incelenip
gereği düşünüldü:

A. Başvurucunun İddiaları

38. Başvurucu 24/9/2009 tarihli Şirket Yönetim Kurulu kararı ile Şirketin üç yıl
süreyle Yönetim Kurulu Başkanı E.S. tarafından her hususta münferiden temsil ve ilzam
edilmesine karar verildiğini, bu itibarla kendisinin herhangi bir temsil yetkisi bulunmadığını
ifade ederek ödeme emrine konu sigorta prim ve gecikme zammı borçlarından sorumlu
tutulamayacağını belirtmiştir. Başvurucu, yerleşik Danıştay ve Yargıtay içtihadına göre
Kurum alacağından müteselsil sorumluluğun olabilmesi için sadece Yönetim Kurulu üyesi
sıfatını taşımanın yeterli olmayıp prim alacağının tahakkuk ettiği ve ödenmesi gereken
dönemde temsil ve ilzam yetkisini haiz üst yönetici veya kanuni temsilci olunması gerektiğini
vurgulamıştır. Başvurucu ayrıca iddia ve itirazlarının derece mahkemelerinin kararlarında
yeterince değerlendirilmediğini de ifade etmiştir. Başvurucu, prim borcu sebebiyle evine,
emekli maaşına ve aracına haciz konulduğunu, emekli maaşından kesintiler yapıldığını
belirterek Anayasa'nın 35. ve 36. maddelerinde düzenlenen mülkiyet ve adil yargılanma
haklarının ihlal edildiğini ileri sürmüştür.

B. Değerlendirme

39. Anayasa’nın 35. maddesi şöyledir:

“Herkes, mülkiyet ve miras haklarına sahiptir.

Bu haklar, ancak kamu yararı amacıyla, kanunla sınırlanabilir.

Mülkiyet hakkının kullanılması toplum yararına aykırı olamaz. ”

40. Anayasa Mahkemesi, olayların başvurucu tarafından yapılan hukuki
nitelendirmesi ile bağlı olmayıp olay ve olguların hukuki tavsifini kendisi takdir eder İTahir
Canan, B. No: 2012/969, 18/9/2013, § 16). Başvurucu, mülkiyet hakkının ihlal edildiği
iddiası yanında adil yargılanma hakkı kapsamında hakkaniyete uygun yargılama
yapılmadığını da ileri sürmektedir. Ancak başvurucunun sorumlu olmadığını belirttiği sosyal
güvenlik prim borcunu ödemek durumunda kaldığı yönündeki şikâyetinin mülkiyet hakkına
ilişkin olduğu, dolayısıyla başvurucunun bu yöndeki iddialarının mülkiyet hakkı kapsamında
incelenmesi gerektiği değerlendirilmiştir.

1. Kabul Edilebilirlik Yönünden

41. Açıkça dayanaktan yoksun olmadığı ve kabul edilemezliğine karar verilmesini
gerektirecek başka bir nedeni de bulunmadığı anlaşılan mülkiyet hakkının ihlal edildiğine
ilişkin iddianın kabul edilebilir olduğuna karar verilmesi gerekir.



2. Esas Yönünden

a. Mülkün Varlığı

42. Somut olayda 2009 yılı Aralık ayı ile 2010 yılının Ağustos ayı arasındaki
döneme ilişkin 8.841 TL tutarındaki sosyal güvenlik prim ve gecikme zammı borcunun
yönetim kurulu üyesi sıfatıyla başvurucudan tahsil edilmesi amacıyla ödeme emri
düzenlenmiştir. Buna göre başvurucunun ödemek durumunda olduğu söz konusu paranın
başvurucu yönünden Anayasa'nın 35. maddesi anlamında mülk teşkil ettiği kuşkusuzdur
(benzer yönde bkz. Ahmet Uğur Balkaner [GK], B. No: 2014/15237,25/7/2017, § 46).

b. Müdahalenin Varlığı ve Türü

43. Başvurucunun borçlu Şirketin sosyal güvenlik prim ve gecikme zammı
borçlarından sorumlu tutulmasının mülkiyet hakkına müdahale teşkil ettiği hususu
kuşkusuzdur. Anayasa Mahkemesinin önceki kararlarında; vergi ve benzeri yükümlülükler ile
sosyal güvenlik prim ve katkılarını belirlemeye, değiştirmeye ve ödenmesini güvence altına
almaya yönelik müdahalelerin taşıdığı amaçlar dikkate alındığında devletin mülkiyetin kamu
yararına kullanımını kontrol veya düzenlenmesi yetkisi kapsamında incelenmesi gerektiği
kabul edilmiştir (ArifSarıgül, B. No: 2013/8324,23/2/2016, § 50; Narsan Plastik San. ve Tic.
Ltd. Şti., B. No: 2013/6842,20/4/2016, § 71). Somut olayda da başvurucunun yönetim kurulu
üyesi olduğu gerekçesiyle Şirketin sosyal güvenlik prim ve gecikme zammı borçlarından
sorumlu tutulması şeklindeki müdahalenin, mülkiyetin kullanılmasının kontrolü veya
düzenlenmesine ilişkin üçüncü kural çerçevesinde incelenmesi gerekmektedir.

c. Müdahalenin İhlal Oluşturup Oluşturmadığı

44. Anayasa’nın 13. maddesi şöyledir:

"Temel hak ve hürriyetler, özlerine dokunulmaksızın yalnızca Anayasanın ilgili
maddelerinde belirtilen sebeplere bağlı olarak ve ancak kanunla sınırlanabilir. Bu
sınırlamalar, Anayasanın sözüne ve ruhuna, demokratik toplum düzeninin ve lâik
Cumhuriyetin gereklerine ve ölçülülük ilkesine aykırı olamaz."

45. Anayasa’nın 35. maddesinde mülkiyet hakkı sınırsız bir hak olarak
düzenlenmemiş, bu hakkın kamu yararı amacıyla ve kanunla sınırlandırılabileceği
öngörülmüştür. Mülkiyet hakkına müdahalede bulunulurken temel hak ve özgürlüklerin
sınırlandırılmasına ilişkin genel ilkeleri düzenleyen Anayasa’nın 13. maddesinin de
gözönünde bulundurulması gerekmektedir. Dolayısıyla mülkiyet hakkına yönelik
müdahalenin Anayasa'ya uygun olabilmesi için müdahalenin kanuna dayanması, kamu yararı
amacı taşıması ve ölçülülük ilkesi gözetilerek yapılması gerekmektedir (Recep Tarhan ve
Afife Tarhan, B. No: 2014/1546,2/2/2017, § 62).

i. Kanunilik

46. Mülkiyet hakkına yönelik müdahalelerde ilk incelenmesi gereken ölçüt, kanuna
dayalı olma ölçütüdür. Bu ölçütün sağlanmadığı tespit edildiğinde diğer ölçütler bakımından
inceleme yapılmaksızın mülkiyet hakkının ihlal edildiği sonucuna varılacaktır. Müdahalenin
kanuna dayalı olması, müdahaleye ilişkin yeterince ulaşılabilir, belirli ve öngörülebilir kanun



hükümlerinin bulunmasını gerektirmektedir (Türkiye İş Bankası A.Ş. [GK], B. No:
2014/6192, 12/11/2014, § 44; Ford Motor Company, B. No: 2014/13518, 26/10/2017, § 49;
Necmiye Çiftçi ve diğerleri, B. No: 2013/1301,30/12/2014, § 55).

47. Sosyal güvenlik prim ve gecikme zammı borçlarının kanuni dayanağı olarak
derece mahkemelerince başvuruya konu olay tarihi itibarıyla yürürlükte olan 506 sayılı mülga
Kanun'u ilga eden 5510 sayılı Kanun'un 88. maddesi gösterilmiştir. Bu maddede, Kurumun
sigorta primleri ve diğer alacaklarının haklı bir sebep olmaksızın belirtilen sürelerde
ödenmemesi hâlinde şirket yönetim kurulu üyeleri de dâhil olmak üzere üst düzeydeki
yönetici ve yetkilileri ile kurum temsilcilerinin müştereken ve müteselsilen sorumlu oldukları
belirtilmiştir. Diğer taraftan 6183 sayılı Kanun'un mükerrer 35. maddesinde de tüzel
kişilerden tahsil edilemeyen veya tahsil edilmeyeceği anlaşılan amme alacaklarının, kanuni
temsilcilerin şahsi mal varlıklarından tahsil edileceği belirtilmiştir.

48. Yargıtay sigorta borçları sorumluluğunu düzenleyen 5510 sayılı Kanun'un 88.
maddesinin 6183 sayılı Kanun hükümlerine göre daha özel bir düzenleme olduğunu gerekçe
göstererek şirketten tahsil edilememe koşulu aramnadan söz konusu borçlar yönünden şirket
temsilcilerinin şahsi sorumluluğuna gidilebileceğini kabul etmiştir (bkz. §§ 27-30). Buna
göre söz konusu kanun hükmünün ulaşılabilir, belirli ve öngörülebilir olduğu dikkate
alındığında müdahalenin kanuni bir dayanağının bulunduğu sonucuna varılmıştır.

ii. Meşru Amaç

49. Anayasa'nın 13. ve 35. maddeleri uyarınca mülkiyet hakkı ancak kamu yararı
amacıyla sınırlandırılabilir. Kamu yararı kavramı, mülkiyet hakkının kamu yararının
gerektirdiği durumlarda sınırlandırılmasına imkân vermekle, bir sınırlandırma amacı
olmasının yanı sıra mülkiyet hakkının kamu yararı amacı dışında sınırlanmasını engelleyerek
ve bu anlamda bir sınırlama sınırı oluşturarak mülkiyet hakkını etkin bir şekilde
korumaktadır. Kamu yararı kavramı, devlet organlarının takdir yetkisini de beraberinde
getiren bir kavram olup objektif bir tanıma elverişli olmayan bu ölçütün her somut olay
temelinde ayrıca değerlendirilmesi gerekir (Nusrat Külah, B. No: 2013/6151, 21/4/2016, §§
53, 56; Yunis Ağlar, B. No: 2013/1239, 20/3/2014, §§ 28,29).

50. Vergi ve sosyal güvenlik prim borçlarının ödenmesi için gerekli tedbirlerin
alınması ve bu kapsamda gerekli ve uygun araçların seçilmesinde kanun koyucunun geniş bir
takdir yetkisi bulunmaktadır. Somut olayda Şirketin kamu borcunun Yönetim Kurulu üyesi
olan başvurucudan tahsili amacıyla ödeme emri düzenlenmiştir. Müdahaleyle ulaşılmak
istenen amacın kamu alacağının tahsil imkânının artırılması olduğu söylenebilir. Kamu
alacağının tahsilinin güvenceye bağlanması ve tahsil imkânının artırılmasında kamu yararının
bulunduğu tartışmasızdır (Benzer yönde bkz. AYM, E.2014/177, K.2015/49, 14/5/2015;
E.2012/87, K.2014/41, 27/2/2014; E.2014/144,K.2015/29,19/3/2015; E.2011/42, K.2013/60,
9/5/2013; E. 1992/29, K.1993/23, 24/6/1993). Bu itibarla kamu alacağının tahsili amacıyla
Şirketin ortaklarından ve yöneticilerinden biri olan başvurucunun sorumluluğuna
gidilmesinde kamu yararına dayalı meşru bir amacın mevcut olduğu sonucuna ulaşılmaktadır.

iii. Ölçülülük

(1) Genel İlkeler

51. Son olarak kamu makamlarınca başvurucunun mülkiyet hakkına yapılan
müdahaleyle gerçekleştirilmek istenen amaç ile bu amacı gerçekleştirmek için kullanılan
araçlar arasında makul bir ölçülülük ilişkisinin olup olmadığı değerlendirilmelidir.



52. Ölçülülük ilkesi elverişlilik, gereklilik ve orantılılık olmak üzere üç alt ilkeden
oluşmaktadır. Elverişlilik öngörülen müdahalenin ulaşılmak istenen amacı gerçekleştirmeye
elverişli olmasını, gereklilik ulaşılmak istenen amaç bakımından müdahalenin zorunlu
olmasını yani aynı amaca daha hafif bir müdahale ile ulaşılmasının mümkün olmamasını,
orantılılık ise bireyin hakkına yapılan müdahale ile ulaşılmak istenen amaç arasında makul
bir dengenin gözetilmesi gerekliliğini ifade etmektedir (AYM, E.2011/111, K.2012/56,
11/4/2012; E.2014/176, K.2015/53, 27/5/2015; E.2016/13, K.2016/127, 22/6/2016, § 18;
Mehmet Akdoğan ve diğerleri, B. No: 2013/817,19/12/2013, § 38).

53. Mülkiyet hakkına yapılan bir müdahalenin Anayasa'nın 13. ve 35. maddelerine
göre ölçülü olabilmesi için her şeyden önce bu tedbirin öngörülen kamu yararı amacım
gerçekleştirmeye elverişli olması zorunludur. Diğer taraftan müdahalede bulunulurken ilgili
kamu yararı amacını gerçekleştirmeye en uygun aracın seçilmesi gerekmektedir. Bu alanda
hangi araçların tercih edileceği ise öncelikli olarak daha isabetli karar verebilecek konumda
olan ilgili kamu makamlarının yetkisindedir. Bu nedenle hangi aracın tercih edileceğinin
belirlenmesi hususunda idarelerin belli ölçüde takdir yetkisi bulunmaktadır. Ne var ki seçilen
aracın gerekliliğine ilişkin olarak idarelerin sahip olduğu takdir yetkisi sınırsız değildir.
Tercih edilen aracın müdahaleyi ulaşılmak istenen amaca nazaran bariz bir biçimde
ağırlaştırması durumunda Anayasa Mahkemesince müdahalenin gerekli olmadığı sonucuna
ulaşılması mümkündür. Ancak Anayasa Mahkemesinin bu kapsamda yapacağı denetim,
seçilen aracın isabet derecesine yönelik olmayıp hak ve özgürlükler üzerinde oluşturduğu
müdahalenin ağırlığına dönüktür (bazı değişikliklerle birlikte bkz. Hamdi Akın İpek, B. No:
2015/17763,24/5/2018, § 108; Hanife Ensaroğlu, B. No: 2014/14195,20/9/2017, § 67).

54. Orantılılık ilkesi gereği kişilerin mülkiyet hakkının sınırlandırılması hâlinde
elde edilmek istenen kamu yararı ile bireyin hakları arasında adil bir dengenin kurulması
gerekmektedir. Bu adil denge, başvurucunun şahsi olarak aşırı bir yüke katlandığının tespit
edilmesi durumunda bozulmuş olacaktır. Müdahalenin orantılılığını değerlendirirken
Anayasa Mahkemesi; bir taraftan ulaşılmak istenen meşru amacın önemini, diğer taraftan da
müdahalenin niteliğini, başvurucunun ve kamu otoritelerinin davranışlarını gözönünde
bulundurarak başvurucuya yüklenen külfeti dikkate alacaktır (Arif Güven, B. No:
2014/13966,15/2/2017, §§ 58, 60; Osman Ukav, B. No: 2014/12501,6/7/2017, § 71).

55. Kanun koyucu, amme alacağını güvenceye almak ve tahsil imkânını artırmak
bakımından sorumluluğun yaygınlaştırılması yoluna gidebileceği gibi müteselsil sorumluluk
da öngörebilir (AYM, E.2014/144, K.2015/29, 19/3/2015).

56. Maddî bir varlığı bulunmayan ve hukuk düzenince tüzel kişilik vasfı tanınan
ticari şirketlerin hukuki iş ve işlemleri, bunlar adına bunların yönetim ve idaresinden sorumlu
gerçek kişiler tarafından yapılır. Bu gerçek kişiler; temsil ettikleri tüzel kişiliğin hukuki
işlemlerini yürütmek, personelini ve mal varlığını idare etmek, yatırım ve faaliyetlerinin
yönünü tayin etmek, iktisadi ve mali durumunun gerektirdiği tedbirleri almak gibi imkânlara
ve yetkilere sahiptir. Bu nedenle ticari şirketleri yöneten, şirketi temsilen iş ve işlemler yapan
kişilerin, özellikle kamu yararı amacının baskın olduğu ve sosyal güvenlik sisteminin devamı
için ivedilikle ödenmesi zorunlu görülen sosyal güvenlik alacakları yönünden müteselsil
sorumluluk esasına göre ödemekle yükümlü kılınması mümkün görülebilir. Bu yetki ve
yüklenen ödevlerin, ödenmeyen bu gibi kamu borçlarından müteselsilen sorumlu
tutulmasının kural olarak kişilere aşırı ve olağanın dışında bir külfet yüklemediği
anlaşılmaktadır (vergi alacakları yönünden bkz .Ahmet Uğur Balkaner, § 58).



57. Bununla birlikte şirket yöneticilerine, bu sıfatın tanıdığı kudret ve imkânların
ötesinde bir sorumluluk yüklenmemelidir. Yöneticinin kanunda tanınan yetkiler çerçevesinde
müdahale etme ve engelleme imkânına sahip olmadığı ve özellikle şirketin faaliyetleri
üzerinde hâkimiyet kurmasına olanak bulunmadığı bir dönemde gerçekleşen birtakım fiil ve
işlemlerden doğan kamu alacaklarının ödenmesinden sorumlu tutulması, -somut olayın
koşulları çerçevesinde- yöneticiye orantısız bir külfet yüklenmesi sonucunu doğurabilir
(benzer yönde bkz. Ahmet Uğur Balkaner, § 59).

58. Bu bağlamda 6102 sayılı Kanun'un 375. maddesinin (1) numaralı fıkrasının (e)
bendi uyarınca yönetim kurulunun, şirket yöneticilerinin üst gözetiminden sorumlu olduğuna
dikkat çekmek gerekir. Nitekim yöneticilere gerekli talimatın verilmesi de yönetim kurulunun
görevleri arasındadır. Buna göre yönetimle görevli kişilerin, özellikle kanunlara, esas
sözleşmeye, iç yönergelere ve yönetim kurulunun yazılı talimatlarına uygun hareket edip
etmediklerinin üst gözetimi, yönetim kurulunun devredilemez görev ve yetkilerindendir
(AYM, E.2016/191, K.2017/131, 26/7/2017). Böylece yönetim yetkisinin devredilmesi
hâlinde yönetim kurulunun üst gözetim yetkisine sahip olduğu hükümde açıkça
öngörülmüştür.

(2) İlkelerin Olaya Uygulanması

59. Başvurucu 21/8/2009 tarihinde bir adet hisse devralmak suretiyle Şirketin
hissedarı olmuş ve Yönetim Kurulu üyeliğine seçilmiştir. Buna göre Şirketin sigorta prim
borcunun olduğu ve başvurucunun bu borcun doğduğu ve ödenmesi gerektiği tarihlerde
Şirket yöneticisi olduğu tartışmasızdır. Bununla birlikte başvurucu, Şirketin kanuni temsilcisi
olmadığını, dolayısıyla borcun ödenmesinde bir kusurunun bulunmadığını ve kanuni
temsilcinin borçtan sorumlu olması gerektiğini belirtmiştir.

60. Gerek 506 sayılı mülga Kanun'un 80. maddesi gerekse 1/7/2008 tarihinde
yürürlüğe giren 5510 sayılı Kanun'un 88. maddesi primlerin zamanında ve düzenli olarak
tahsilini sağlamaya yöneliktir. Türk sosyal sigortalar sistemi, ağırlıklı olarak primli rejime
dayanmaktadır. SGK'nm sosyal sigorta yardımlarını sağlaması da, en önemli gelir kaynağı
olan sigorta primlerinin zamanında ve eksiksiz olarak ödenmesine bağlıdır (Yargıtay Hukuk
Genel Kurulunun 25/1/2017 tarihli ve E.2014/21-2323, K.2017/152 sayılı kararı). Bu
kapsamda prim alacaklarının etkin bir şekilde eksiksiz ve zamanında tahsilinin güvence altına
alınabilmesi için tüm yönetim kurulu üyelerinin, imza ve ilzam yetkisi olmasa dahi
zamanında ve usulünce tahsil olmayan prim alacakları nedeniyle müştereken ve müteselsilen
sorumlu tutulmalarının somut olaydaki uygulanma biçimiyle elverişli ve gerekli olduğu
açıktır. Bu şekilde işverenin prim borcundan dolayı 5510 sayılı Kanun'un 88. maddesinde
tanımlanan özel nitelikteki tüzel kişilerin şirket yönetim kurulu üyeleri de dâhil olmak üzere
üst düzeydeki yönetici veya yetkilileri ile kanuni temsilcileri hakkında kuruma karşı
işverenleri ile birlikte müştereken ve müteselsilen sorumlu olduklarına ilişkin kural
getirilirken primlerin tahsilinin güvence altına alınması ve prim ödeme işinin özendirilmesi
sağlanmaya çalışılmaktadır (Yargıtay Hukuk Genel Kurulunun 25/1/2017 tarihli ve
E.2014/21 -2323, K.2017/152 sayılı kararı).

61. Kamu alacağının doğrudan başvurucudan tahsil edilmesinin takip edilen kamu
yararı amacını gerçekleştirmeye elverişli ve gerekli olduğunda kuşku bulunmadığı hususu bu
şekilde tespit edildikten sonra ayrıca müdahalenin orantılı olup olmadığı da belirlenmelidir.



62. Buna göre öncelikle sosyal güvenlik prim ve gecikme zammı borçlan için
Yönetim Kurulu üyesi sıfatıyla başvurucuya gönderilen ödeme emrine karşı iddia ve
savunmalarını etkin bir biçimde ortaya koyabilme olanağının tanınıp tanınmadığı
değerlendirilmelidir. Başvurucu, ödeme emrine konu sosyal güvenlik prim borçlarından
dolayı sorumlu olmadığı iddiasıyla Bolu İş Mahkemesinde SGK aleyhine icra emrine itiraz
davası açmış, davanın reddine ilişkin karara karşı da temyiz kanun yoluna başvurmuştur.
Başvurucu ayrıca yargılama sonuçlanıncaya kadar icrai işlemlerin devamının telafisi
imkânsız zarara sebebiyet vereceği iddiasıyla yürütmenin durdurulması için ihtiyati tedbir
kararı verilmesini de talep etmiştir. Bu itibarla başvurucunun yargılama safhasında tüm iddia
ve savunmalarını etkin bir biçimde ortaya koyabilme imkânına sahip olduğu anlaşılmaktadır.

63. Diğer taraftan başvurucu her ne kadar yerleşik Danıştay ve Yargıtay içtihadına
göre kurum alacağından müteselsil sorumluluğun olabilmesi için sadece Yönetim Kurulu
üyesi sıfatını taşımanın yeterli olmayıp prim alacağının tahakkuk ettiği ve ödenmesi gereken
dönemde temsil ve ilzam yetkisini haiz üst yönetici veya kanuni temsilci olunması gerektiğini
belirtmiş ise de bu içtihadın 5510 sayılı Kanun'un yürürlük tarihinden önceki prim borçları
için söz konusu olduğu anlaşılmaktadır (bkz. §§ 27-30).

64. Somut olayda başvurucu, Şirket Yönetim Kurulu üyesi sıfatıyla, üye olduğu
dönemdeki prim borçlarının ödenmesini teminen kanunda tanınan yetkiler çerçevesinde
müdahale etme ve engelleme imkânına da sahip bulunmaktadır.

65. Ayrıca Şirket Yönetim Kurulu üyesi sıfatıyla primlerin ödenmesinden işveren
ile birlikte müştereken ve müteselsilen sorumlu olan başvurucu, hakkında yapılan takip
nedeniyle takibe konu miktarı ödemiş olmakla külli halefıyet prensibi gereği idarenin yerine
geçerek iç ilişkide diğer Şirket hissedarlarının payları nispetinde onlara rücu edebilecektir.
Başvurucunun ayrıca kendi payına tekabül eden kısım için yaptığı ödeme için de Şirket tüzel
kişiliğine rücu edebilme imkânı mevcuttur. Nitekim başvurucunun dava dilekçesinde de
Şirketin tapu siciline kayıtlı 35.000 TL değerinde taşınmazı ve makine parkları ile birlikte
fabrikasının bulunduğu belirtilmektedir.

66. Sonuç olarak başvurucunun Yönetim Kurulu üyesi sıfatıyla Şirketin kanuni
temsilcisi bulunduğu dönemde Şirkete ait sosyal sigorta prim borçları ile gecikme zamlarının
ödenmemiş olması nedeniyle doğan kamu alacağından sorumlu tutulmasının başvurucuya
şahsi olarak aşırı ve olağan dışı bir külfet yüklemediği ve bu suretle mülkiyet hakkına yapılan
müdahalenin kamu yararı ile malikin mülkiyet hakkı arasında gözetilmesi gereken adil
dengeyi başvurucu aleyhine bozmadığı kanaatine varılmıştır.

67. Başvurucunun Anayasa’nın 35. maddesinde güvence altına alınan mülkiyet
hakkının ihlal edilmediğine karar verilmesi gerekir.

Zühtü ARSLAN, Engin YILDIRIM ve Celal Mümtaz AKINCI bu görüşe
katılmamışlardır.

VI. HÜKÜM

Açıklanan gerekçelerle;

A. Mülkiyet hakkının ihlal edildiğine ilişkin iddianın KABUL EDİLEBİLİR
OLDUĞUNA OYBİRLİĞİYLE,



B. Anayasa’nın 35. maddesinde güvence altına alınan mülkiyet hakkının İHLAL
EDİLMEDİĞİME Zühtü ARSLAN, Engin YILDIRIM ve Celal Mümtaz AKINCI'nın
karşıoyları ve OYÇOKLUĞUYLA,

C. Yargılama giderlerinin başvurucu üzerinde BIRAKILMASINA,

D. Kararın bir örneğinin Adalet Bakanlığına GÖNDERİLMESİNE 30/5/2019
tarihinde karar verildi.

Başkan
Zühtü ARSLAN Engin YILDIRIM

Başkanvekili Başkanvekili
Haşan Tahsin GÖKCAN

Üye
Serdar ÖZGÜLDÜR

Üye
Recep KÖMÜRCÜ

Üye
Burhan ÜSTÜN

Üye
Hicabi DURSUN

Üye
Celal Mümtaz AKINCI

Üye
Muammer TOPAL

Üye
M. Emin KUZ

Üye
Kadir ÖZKAYA

Üye
Rıdvan GÜLEÇ

Üye
Recai AKYEL

Uye
Yusuf Şevki HAKYEMEZ

Üye
Yıldız SEFERİNOĞLU



Başvuru Numarası : 2015/11192
Karar Tarihi : 30/5/2019

KARŞIOY GEREKÇESİ

1. Başvurucu, yönetim kurulu üyesi olduğu şirketin kamuya olan borçlarından
dolayı temsil yetkisini haiz olmamasına rağmen sorumlu tutulmasının mülkiyet hakkını ihlal
ettiğini ileri sürmüştür. Mahkememiz çoğunluğu başvurucunun mülkiyet hakkının ihlal
edilmediğine karar vermiştir.

2. Başvurucu 2009 yılında şirketin her biri 500 TL kıymetinde olan 100 şirket
hissesinden birini satın almış, kısa bir süre sonra da Şirket Genel Kurulunun kararıyla
yönetim kurulu üyeliğine seçilmiştir. Sosyal Güvenlik Kurumu başvurucunun yönetim kurulu
üyesi olduğu döneme ait 8.841 TL tutarındaki sosyal güvenlik prim ve gecikme zammı
borçları için başvurucuya ödeme emri göndermiş, başvurucunun ödeme emrinin iptaline
yönelik açtığı dava da reddedilmiştir.

3. Öncelikle belirtmek gerekir ki, başvurucunun malvarlığında azalmaya neden
olan, ödeme emri uyarınca ödemek durumunda olduğu paranın Anayasa’nın 35. maddesi
bağlamında mülk olduğu, dolayısıyla söz konusu ödeme emrinin başvurucunun mülkiyet
hakkına müdahale teşkil ettiği kuşkusuzdur (.Ahmet Uğur Balkaner [GK], B.No: 2014/15237,
25/7/2017, §§ 46-47). Anayasa’nın 13. maddesine göre bu müdahalenin mülkiyet hakkını
ihlal etmemesi için kanuni dayanağının bulunması, meşru bir amaca yönelik ve ölçülü olması
gerekmektedir. Müdahalenin kanuni dayanağının ve kamu yararı meşru amacının bulunduğu
açık olmakla birlikte, ölçülü olduğu söylenemez.

4. Anayasa Mahkemesi kararlarında belirtildiği üzere ölçülülük ilkesinin
elverişlilik, gereklilik ve orantılılık olmak üzere üç alt ilkesi bulunmaktadır. Elverişlilik,
müdahalenin ulaşılmak istenen amacı gerçekleştirmeye müsait olmasını, gereklilik
müdahalenin öngörülen amaca ulaşmak için zorunlu olmasını, aynı amaca daha hafif bir
müdahale ile ulaşılmasının mümkün olmamasını, orantılılık ise bireyin hakkı ile gözetilen
amaç arasında makul bir dengenin gözetilmesini ifade etmektedir (AYM, E. 2018/142, K.
2019/38,15/5/2019, § 33; Yaşar Çoban [GK], B. No: 2014/6673,25/7/2017, § 64).

5. Hiç kuşkusuz kanun koyucu vergi ve prim alacaklarının tahsil edilmesi için
gerekli ve uygun araçları seçme konusunda geniş bir takdir yetkisine sahiptir. Bu kapsamda
kamu borcunun ilgililerden müştereken ve müteselsilen tahsil edilmesine yönelik bir
düzenlemenin kamu yararını sağlama meşru amacını gerçekleştirme bakımından elverişli
olmadığı söylenemez.

6. Bununla birlikte somut olayda gerçekleşen müdahalenin gerekliliği ve
orantılılığı da incelenmelidir. Gereklilik daha hafif bir müdahaleyle aynı amaca ulaşmak
mümkünken, kişilere külfet getiren daha ağır müdahaleye başvurulmasını meneder. Kural
olarak Şirket borcunun şirket tüzel kişiliğinin mal varlığından tahsili gerekir. Şüphesiz bu
durumun kötüye kullanılması ya da kamu alacağının şirket tüzel kişiliğinden tahsilinin
mümkün olmaması gibi durumlarda şirket tüzel kişilik perdesinin kaldırılması gerekebilir. Bu
durumda şirket tüzel kişiliğinden tahsil edilemeyen borcun şirketin kanuni temsilcisinden ya
da hisseleri oranında ortaklarından tahsili yoluna gidilebilir.

7. Esasen kamu alacaklarının tahsili rejiminde de esas olan alacağın öncelikle
şirket tüzel kişiliğinden tahsil edilmesidir. 6183 sayılı Amme Alacaklarının Tahsil Usulü
Hakkında Kanun’un mükerrer 35. maddesine göre “Tüzel kişiler[in]... mal varlığından
tamamen veya kısmen tahsil edilemeyen veya tahsil edilemeyeceği anlaşılan amme
alacakları, kanuni temsilcilerin ... mal varlıklarından bu Kanun hükümlerine göre tahsil



edilir”. Nitekim Anayasa Mahkemesi, şirketlerin kamu borçlarından dolayı şirket yöneticileri
ve kanuni temsilcilerinin müteselsil sorumluluğuna gidilebileceğini, ancak bu yola söz
konusu alacağın şirket tüzel kişiliğinden tahsili imkanının kalmaması durumunda
başvurulabileceğini belirtmiştir (Ahmet Uğur Balkarıer, § 58; Arslan Gedik, B.No:
2014/17217,14/9/2017, §44).

8. Diğer yandan, eldeki başvuruya konu müdahalenin dayanağı olarak gösterilen
5510 sayılı Sosyal Sigortalar ve Genel Sağlık Sigortası Kanunu’nun 88. maddesi, sigorta
primleri ve diğer alacaklar bakımından şirket yönetim kurulu üyeleri dâhil şirket üst düzey
yetkilileri ve kanuni temsilcilerinin işverenle birlikte müştereken ve müteselsilen sorumlu
olduğunu belirtmektedir. Kanun koyucunun bu hükümle müteselsil sorumluluğu
yaygınlaştırmayı amaçladığı anlaşılmaktadır. Ancak bu hükmün Anayasa’nın 13. ve 35.
maddelerindeki güvencelere uygun olarak 6183 sayılı Kanun’un mükerrer 35. maddesiyle
birlikte yorumlanabileceği de açıktır. Bu bağlamda 5510 sayılı Kanun’un 88. maddesindeki
düzenlemenin, kamu alacaklarının genel olarak tahsilini düzenleyen ve yine müteselsil
sorumluluğu esas alan 6183 sayılı Kanun’un mükerrer 35. maddesinin öngördüğü
sorumluluğun ikincilliği ilkesini ortadan kaldırmadığı söylenebilir.

9. Somut olayda başvurucunun yönetim kurulu üyesi olduğu şirketin borcundan
dolayı şirketin malvarlığından tahsil edilmesi yoluna gidilmeden kendisine ödeme emri
çıkartıldığı anlaşılmaktadır. Hâlbuki başvurucu Bolu İş Mahkemesi’ne sunduğu dava
dilekçesinde Şirketin tapu siciline kayıtlı 35.000 TL değerinde taşınmazı ve makine parkları
ile fabrikasının olduğunu, bu sebeple borcun Şirketin mal varlığından tahsil imkânının
bulunduğunu öne sürmüştür. Ne var ki yargılama sırasında bu husus üzerinde durulmamıştır.
Buna göre söz konusu prim borcu ve gecikme zammının Şirket tüzel kişiliğinden tahsilini
engelleyen herhangi bir hususun varlığı ortaya konulmadan bu alacakların salt yönetim
kurulu üyesi olduğu gerekçesiyle doğrudan başvurucudan tahsiline girişilmesinin gerekli
olduğu söylenemez. Başka bir ifadeyle kamu otoritelerinin daha hafif bir müdahale olan
alacağın öncelikle Şirket mal varlığından tahsiline yönelik bir işlem yapması mümkünken,
kamu yararını daha ağır bir müdahaleyle sağlamaya çalışmaları gereklilik ilkesiyle
bağdaşmamaktadır.

10. Öte yandan başvurucunun ortağı olduğu Şirket, kanunla sınırlı sorumluluğu olan
bir anonim şirkettir. Şirkette 500 TL değerinde bir hisseye sahip olan ve kanuni temsilci sıfatı
bulunmayan başvurucunun Şirkete ait 8.841 TL’lik sosyal güvenlik prim borcunu ödemekle
sorumlu tutulması, mülkiyet hakkına yönelik orantılı olmayan bir müdahale teşkil etmektedir.
Orantılılık ilkesi, kamu makamları tarafından kamu alacağı tahsil edilirken kamu yararı ile
kişinin mülkiyet hakkı arasında adil bir dengenin kurulmasını zorunlu kılar. Somut olayda
başvurucudan tahsil edilen söz konusu alacağın Şirket malvarlığından tahsil edilemediği veya
tahsil edilemeyeceğinin anlaşıldığı yönünde bir tespit de bulunmamaktadır.

11. Yukarıda açıklanan gerekçelerle, kamu alacağının borçlu Şirketin
malvarlığından tahsili yoluna gidilmeden başvurucudan tahsilinin mülkiyet hakkına ölçülü
olmayan bir müdahale teşkil ettiği kanaatini taşıdığımdan çoğunluğun ihlal olmadığı
yönündeki kararma katılmıyorum.

Başkan
Zühtü ARSLAN



Başvuru Numarası : 2015/11192
Karar Tarihi : 30/5/2019

KARŞIOY GEREKÇESİ

1. Başvurucu, temsil yetkisini haiz olmamasına rağmen yönetim kurulu üyesi
olduğu şirketin kamuya olan borçlarından dolayı sorumlu tutulması nedeniyle mülkiyet
hakkının ihlal edildiğini iddia etmektedir.

2. Başvurucunun kanuni temsilcisi olduğu gerekçesiyle borçlu Şirketin sosyal
güvenlik prim ve gecikme zammı borçlarından sorumlu tutulmasının mülkiyet hakkına
müdahale oluşturduğu açıktır. Sınırsız bir hak olmayan mülkiyet hakkına müdahalede
bulunulurken temel hak ve özgürlüklerin sınırlandırılmasına ilişkin genel ilkeleri düzenleyen
Anayasa'nm 13. maddesinin de dikkate alınması gerekmektedir.

3. Somut başvuruda mülkiyet hakkına yapılan müdahalenin kanuni bir dayanağı
mevcut olup, kamu alacağının tahsili amacıyla şirketin ortaklarından ve yöneticilerinden biri
olan başvurucunun sorumluluğuna gidilmesinde kamu yararına dayalı meşru bir amaç söz
konusudur.

4. Kamu makamlarınca başvurucunun mülkiyet hakkına yapılan müdahaleyle
gerçekleştirilmek istenen amaç ile bu amacı gerçekleştirmek için kullanılan araçlar arasında
makul bir ölçülülük ilişkisinin olup olmadığı değerlendirilmelidir.

5. Ölçülülük ilkesi elverişlilik, gereklilik ve orantılılık olmak üzere üç alt ilkeden
oluşmaktadır. Elverişlilik öngörülen müdahalenin ulaşılmak istenen amacı gerçekleştirmeye
elverişli olmasını, gereklilik ulaşılmak istenen amaç bakımından müdahalenin zorunlu
olmasını yani aynı amaca daha hafif bir müdahale ile ulaşılmasının mümkün olmamasını,
orantılılık ise bireyin hakkına yapılan müdahale ile ulaşılmak istenen amaç arasında makul
bir dengenin gözetilmesi gerekliliğini ifade etmektedir (AYM, E.2011/III, K.2012/56,
11/4/2012; E.2014/176, K.2015/53, 27/5/2015; E.2016/13, K.2016/127, 22/6/2016, § 18;
Mehmet Akdoğan ve diğerleri, B. No: 2013/817,19/12/2013, § 38).

6. Mülkiyet hakkına yapılan bir müdahalenin Anayasa'nm 13. ve 35. maddelerine
göre ölçülü olabilmesi için her şeyden önce bu tedbirin öngörülen kamu yararı amacını
gerçekleştirmeye elverişli olması zorunludur. Diğer taraftan müdahalede bulunulurken ilgili
kamu yararı amacını gerçekleştirmeye en uygun aracın seçilmesi gerekmektedir. Bu konuda
hangi araçların seçileceği hususu kamu makamlarının takdir yetkisi içinde olmakla beraber
tercih edilen aracın müdahaleyi ulaşılmak istenen amaca hizmet edip, etmediği
değerlendirilmelidir.

7. Orantılılık ilkesi gereği kişilerin mülkiyet hakkının sınırlandırılması hâlinde
elde edilmek istenen kamu yararı ile bireyin hakları arasında adil bir dengenin kurulması
gerekmektedir. Müdahalenin orantılılığını değerlendirirken Anayasa Mahkemesi; bir taraftan
ulaşılmak istenen meşru amacın önemini, diğer taraftan da müdahalenin niteliğini,
başvurucunun ve kamu otoritelerinin davranışlarını gözönünde bulundurarak başvurucuya
yüklenen külfeti dikkate alacaktır (Arif Güven, B. No: 2014/13966, 15/2/2017, §§ 58, 60;
Osman Ukav, B. No: 2014/12501,6/7/2017, § 71).

8. Kanuni temsilcinin sorumluluğu değerlendirilirken şirketin ayrı bir hukuksal
kişiliği haiz olduğu ve şirkete ait borçlardan kural olarak şirket tüzel kişiliğinin sorumlu
tutulması gerektiği gözönünde bulundurulmalıdır. Bu bakımdan şirkete ait borçlar öncelikle



şirket tüzel kişiliğinin mal varlığından tahsil edilmeye çalışılmalıdır. Kanuni temsilcinin
şirket borçlarından şahsen sorumlu tutulmasının ancak istisnai durumlarda ve son çare olarak
başvurulması gereken bir araç olduğu kabul edilmelidir. Şirket borçlarının şirket tüzel
kişiliğine ait mal varlığından karşılanmasının mümkün olduğu, diğer bir ifadeyle şirketin mal
varlığının borcun ödenebilmesi açısından yeterli görüldüğü hâllerde kamu makamlarının
takdir yetkisinin daha da daralacağı ve ancak zorunlu koşulların yeterli mal varlığı
bulunmayan şirkete ait borcun doğrudan kanuni temsilciden tahsil edilmesini haklı
kılabileceği vurgulanmalıdır. Bu zorunlu durumların varlığının ispat edilmesi külfeti kamu
makamlarına aittir.

9. Somut olayda kamu alacağının doğrudan başvurucudan tahsil edilmesinin takip
edilen kamu yararı amacını gerçekleştirmeye elverişli olduğunda kuşku bulunmamaktadır.
Bunun yanında müdahalenin gerekli ve orantılı olup olmadığı da belirlenmelidir. Bu
çerçevede kamu alacağının borçlu şirket yerine doğrudan ortaklarından veya yöneticilerinden
tahsiline girişilmesi yönündeki müdahalenin başvurucunun mülkiyet hakkının korunması
çerçevesinde en uygun araç olup olmadığının belirlenmesi gerekmektedir.

10. Bu kapsamda öncelikle başvurucunun ortağı olduğu Şirketin kanunla sınırlı
sorumlu olduğu kabul edilen bir anonim şirket olduğunu belirtmek gerekir. Buna göre
anonim şirket tüzel kişiliği borçlarından kural olarak sermayesi ile sınırlı olarak sorumludur.
Diğer bir deyişle Şirket alacaklılarının alacaklarını tahsil edebilmek için ilgili tüzel kişiliğe
başvurmaları asıl olandır. Ancak şirket ortakları veya yöneticilerinin haklarını kötüye
kullanmaları, hileli davranışlarda bulunmaları gibi istisnai durumlarda tüzel kişilik perdesinin
kaldırılması öngörülebilir. Buna göre kamu alacaklarının belirli durumlarda borçlu olan
sermayesi ile sorumlu Şirket yerine doğrudan ortakların mal varlığından tahsil edilebilmesi
düşünülebilir. Ancak söz konusu kamu alacağının bu şekilde tahsil edilebilmesini zorunlu
kılan bir durum mevcut olmalıdır. Sınırlı sorumlu kabul edilen bir tüzel kişiliğin ortakları
veya yöneticilerinin şahsi olarak da sorumlu kabul edilebilmeleri için bunu haklı gösterir
belirli somut koşulların mevcut olması ve makul bazı güvencelerin sağlanması gerekmektedir.

11. Başvuruya konu olayda Şirketin 500 TL değerindeki bir hissesine sahip olup
kanuni temsilci sıfatı ise bulunmayan başvurucu, Şirketin 8.841 TL değerindeki sosyal
güvenlik prim borcunu şahsi mal varlığından ödemekle sorumlu tutulmuştur. Başvurucu ise
Şirketin tapuda kayıtlı taşınmazı, makine parkları ve fabrikası olduğunu belirterek borcun
Şirketten tahsil edilebileceğini öne sürmüştür. Buna karşın SGK borcun tahsili için öncelikle
Şirkete başvurma yoluna gitmemiş, diğer ortaklar ile birlikte doğrudan başvurucuyu şahsi
olarak sorumlu kabul etmiştir. Diğer taraftan kamu makamlarının söz konusu alacağın
Şirketten tahsil edilemediği veya tahsil edilemeyeceğinin anlaşıldığı yönünde herhangi bir
tespiti de bulunmamaktadır.

12. Bu durumda olayda borçlu Şirket hakkında takip başlatılmadan ve onun mal
varlığına gidilmeden doğrudan başvurucunun şahsi mal varlığı sorumluluğuna gidilmesi söz
konusudur. Buna göre somut olayda olduğu gibi Şirketin mal varlığının mevcut olduğunun
ileri sürüldüğü hâlde doğrudan başvurucunun şahsi mal varlığı ile sorumlu tutulmasının
müdahalenin amacını gerçekleştirmek bakımından en hafif araç olmadığı açıktır. Üstelik
kamu makamları doğrudan başvurucunun sorumluluğuna gidilmesinin zorunlu olduğunu
gösteren herhangi bir somut olguya da dayanmamışlardır. Bu durum da şirketin yalnızca bir
payına sahip ve kanuni temsilci sıfatı bulunmayan başvurucunun doğrudan şahsi olarak mal
varlığı ile sorumlu tutulmasına neden olarak başvurucuya aşırı bir külfet yüklenmesi
sonucunu doğurmuştur.



13. Sonuç olarak borçlu şirkete gidilmeden doğrudan başvurucudan kamu
alacağının tahsiline girişilmesi başvurucunun mülkiyet hakkına gerekli olmayan bir
müdahalede bulunulmasına yol açmıştır. Dolayısıyla bu durum, müdahaleden beklenen kamu
yararı ile başvurucunun mülkiyet hakkı arasında gözetilmesi gereken adil dengenin
başvurucu aleyhine bozulmasına neden olduğundan başvurucunun Anayasa’nm 35.
maddesinde güvence altına alınan mülkiyet hakkının ihlal edildiği düşüncesiyle çoğunluk
kararına katılmadık.

Başkanvekili Üye
Engin YILDIRIM Celal Mümtaz AKINCI


Dosyalar

Kaynak Metin
(Kaynak: Resmi Gazete resmi web sitesi)
İlgili mevzuat yürürlükte değilse, bu ek/formları da yürürlükte olmayabilir.

Copyright©2023. Kanunum bir Karakullukçu Dan. A.Ş. (Şirket) servisidir. “Kanunum” Şirket’in tescilli markasıdır ve tüm hakları saklıdır. Kanunum bir resmi kaynak veya hukuk danışmanlık servisi değildir. Kullanıcılar Hizmet Şartlarını okumuş ve kabul etmiş sayılırlar. Adres: Aytar Cad. 28/4 Levent, 34330, İstanbul