• Dava Türü: İptal Davası
  • Süreç: Karar
  • Karar Türü: İptal
  • KANUNUM Yürürlük Değerlendirmesi: Yürürlükte
  • Esas No: 2018/73
  • Karar No: 2019/65
  • Karar Tarihi: 24.07.2019
Kaynak: Resmi Gazete
(Kanunum resmi kaynak değildir; kullanıcılar sunulan yürürlük ve metin bilgilerini resmi kaynaklardan teyid etmelidir.)

29 Kasım 2019 CUMA Resmî Gazete Sayı : 30963
ANAYASA MAHKEMESİ KARARI

Anayasa Mahkemesi Başkanlığından:

Esas Sayısı : 2018/73
Karar Sayısı: 2019/65
Karar Tarihi: 24/7/2019

İPTAL DAVASINI AÇAN: Türkiye Büyük Millet Meclisi üyeleri Engin ALTAY,
Özgür ÖZEL, Engin ÖZKOÇ ile birlikte 114 milletvekili

İPTAL DAVASININ KONUSU: 1/2/2018 tarihli ve 7070 sayılı Olağanüstü Hal
Kapsamında Bazı Düzenlemeler Yapılması Hakkında Kanun’un;

A. 1. maddesiyle 4/12/2004 tarihli ve 5271 sayılı Ceza Muhakemesi Kanunu’nun
149. maddesinin (2) numaralı fıkrasına eklenen cümlenin,

B. 2. maddesiyle 5271 sayılı Kanun’un 151. maddesinin (4) numaralı fıkrasına
eklenen “...avukat hakkındaki soruşturma veya... ” ile “ ...soruşturma veya... ” ibarelerinin,

C. 3. maddesiyle 5271 sayılı Kanun’un 154. maddesine eklenen (2) numaralı fıkrada
yer alan “...örgüt faaliyeti çerçevesinde işlenen uyuşturucu ve uyarıcı madde imâl ve ticareti
suçları... ” ibaresinin,

Ç. 4. maddesiyle 5271 sayılı Kanun’un 178. maddesinin (1) numaralı fıkrasına
eklenen cümlenin,

D. 5. maddesiyle 5271 sayılı Kanun’un 188. maddesinin (1) numaralı fıkrasına
eklenen cümlenin,

E. 6. maddesiyle 13/12/2004 tarihli ve 5275 sayılı Ceza ve Güvenlik Tedbirlerinin
İnfazı Hakkında Kanun’un 59. maddesine eklenen (5), (10) ve (11) numaralı fıkraların,

E. 33. maddesiyle 18/5/1929 tarihli ve 1453 sayılı Zabitan ve Askeri
Memurların Maaşatı Hakkında Kanun’a eklenen geçici 1. maddenin ikinci fıkrasının,

G. 48. maddesiyle 31/7/1970 tarihli ve 1325 sayılı Millî Savunma Bakanlığı Görev
ve Teşkilâtı Hakkında Kanun’a (2/7/2018 tarihli ve 703 sayılı Kanun Hükmünde Kararname
ile “Askeri Okullar, Askeri Öğrenciler, Askeri Fabrikalar ve Bazı Düzenlemeler Hakkında
Kanun” şeklinde değiştirilmiştir) eklenen ek 10. maddenin “...Bakanlığın özelliği ve hizmetin
gerekli kıldığı şart ve vasıflar göz önüne alınarak Bakanlığa intibak edemedikleri üstlerince
teklif edilenlerden Bakanlıkta oluşturulacak komisyona yaptırılacak tahkikat sonucuna göre
Millî Savunma Bakanınca uygun görülenler,... ” bölümünün,

G. 56. maddesiyle 10/3/2011 tarihli ve 6191 sayılı Sözleşmeli Erbaş ve Er
Kanunu’na eklenen geçici 1. maddenin,

H. 60. maddesiyle 14/7/1965 tarihli ve 657 sayılı Devlet Memurları Kanunu’nun 48.
maddesinin birinci fıkrasının (A) bendine eklenen (8) numaralı alt bendin,



I. 61. maddesiyle 657 sayılı Kanun’un 125. maddesinin birinci fıkrasının (E) bendine
eklenen (1) alt bendinde yer alan “...eylem birliği içerisinde olmak,... ” ibaresinin,

İ. 62. maddesiyle 11/10/2011 tarihli ve 663 sayılı Sağlık Bakanlığı ve Bağlı
Kuruluşlarının Teşkilat ve Görevleri Hakkında Kanun Hükmünde Karamame’ye (703 sayılı
Kanun Hükmünde Kararname ile “Sağlık Alanında Bazı Düzenlemeler Hakkında Kanun
Hükmünde Kararname” şeklinde değiştirilmiştir) eklenen 45/A maddesinin (2) ve (3)
numaralı fıkralarının,

J. 73. maddesiyle 12/4/1991 tarihli ve 3713 sayılı Terörle Mücadele Kanunu’na
eklenen geçici 16. maddenin ikinci cümlesinin,

Anayasa’nm Başlangıç kısmı ile 2., 7., 10., 13., 15., 36., 38., 41., 48., 49., 70., 90. ve
128. maddelerine aykırılığı ileri sürülerek iptallerine ve yürürlüklerinin durdurulmasına karar
verilmesi talebidir.

I. İPTALİ İSTENEN KANUN HÜKÜMLERİ

Kanun’un iptali talep edilen kuralların da yer aldığı;

1. 1. maddesiyle (2) numaralı fıkrasına cümle eklenen 5271 sayılı Kanun’un 149.
maddesi şöyledir:

“Şüphelinin veya sanığın müdafi seçimi

Madde 149 (1) Şüpheli veya sanık, soruşturma ve kovuşturmanın her aşamasında bir
veya birden fazla müdafiin yardımından yararlanabilir; kanunî temsilcisi varsa, o da
şüpheliye veya sanığa müdafi seçebilir.

(2) Soruşturma evresinde, ifade almada en çok üç avukat hazır bulunabilir. (Ek cümle:
3/10/2016-KHK-676/1 md.; Aynen kabul: 1/2/2018-7070/1 md.) Örgüt faaliyeti
çerçevesinde işlenen suçlar bakımından yürütülen kovuşturmalarda, duruşmada en çok
üç avukat hazır bulunabilir.

(3) Soruşturma ve kovuşturma evrelerinin her aşamasında avukatın, şüpheli veya
sanıkla görüşme, ifade alma veya sorgu süresince yanında olma ve hukukî yardımda
bulunma hakkı engellenemez, kısıtlanamaz. ”

2. 2. maddesiyle (4) numaralı fıkrasına ibareler eklenen 5271 sayılı Kanun’un 151.
maddesi şöyledir:

“Müdafi görevini yerine getirmediğinde yapılacak işlem ve müdafılik görevinden
yasaklanma

Madde 151- (1) 150 nci madde hükmüne göre görevlendirilen müdafi, duruşmada hazır
bulunmaz veya vakitsiz olarak duruşmadan çekilir veya görevini yerine getirmekten
kaçınırsa, hâkim veya mahkeme derhâl başka bir müdafi görevlendirilmesi için gerekli
işlemi yapar. Bu durumda mahkeme oturuma ara verebileceği gibi oturumun ertelenmesine
de karar verebilir.



(2) Eğer yeni müdafi savunmasını hazırlamak için yeterli zaman olmadığını açıklarsa
oturum ertelenir.

(3) (Ek: 25/5/2005 - 5353/22 md.) 149 uncu maddeye göre seçilen veya 150 nci
maddeye göre görevlendirilen ve Türk Ceza Kanununun 220 ve 314 üncü maddesinde
sayılan suçlar ile terör suçlarından şüpheli, sanık veya hükümlü olanların müdafilik veya
vekillik görevini üstlenen avukat, hakkında bu fıkrada sayılan suçlar nedeniyle soruşturma
ya da kovuşturma bulunması halinde müdafilik veya vekillik görevini üstlenmekten
yasaklanabilir.

(4) (Ek:25/5/2005 - 5353/22 md.) Cumhuriyet savcısının yasaklamaya ilişkin talebi
hakkında, hâkim veya mahkeme tarafından gecikmeksizin karar verilir. Bu kararlara karşı
itiraz edilebilir. İtiraz sonucunda yasaklama kararının kaldırılması halinde avukat görevini
devam ettirir. Müdafilik görevinden yasaklama kararı, avukat hakkındaki soruşturma veya
kovuşturma konusu suçla sınırlı olmak üzere, bir yıl süre ile verilebilir. Ancak, soruşturma
veya kovuşturmanın niteliği itibariyle bu süreler altı aydan fazla olmamak üzere en fazla iki
defa uzatılabilir. Soruşturma sonunda kovuşturmaya yer olmadığına dair karar verilmesi
veya kovuşturma sonunda mahkûmiyet dışında bir karar verilmesi halinde, kesinleşmesi
beklenmeksizin yasaklama kararı kendiliğinden kalkar.

(5) (Ek:25/5/2005 - 5353/22 md.) Görevden yasaklama kararı, şüpheli, sanık veya
hükümlü deyeni bir müdafi görevlendirilmesi için derhal ilgili baro başkanlığına bildirilir.

(6) (Ek:25/5/2005 - 5353/22 md.) Müdafi veya vekil görevden yasaklanmış bulunduğu
sürece başka davalarla ilgili olsa bile müdafiliğini veya vekilliğini üstlendiği kişiyi ceza
infaz kurumanda veya tutukevinde ziyaret edemez. ”

3.3. maddesiyle fıkra eklenen 5271 sayılı Kanun’un 154. maddesi şöyledir:

‘Müdafi ile görüşme

Madde 154- (1) Şüpheli veya sanık, vekâletname aranmaksızın müdafii ile her zaman ve
konuşulanları başkalarının duyamayacağı bir ortamda görüşebilir. Bu kişilerin müdafii ile
yazışmaları denetime tâbi tutulamaz.

(2) (Ek: 3/10/2016-KHK-676/3 md.; Aynen kabul: 1/2/2018-7070/3 md.) Türk Ceza
Kanununun İkinci Kitap Dördüncü Kısım Dördüncü, Beşinci, Altıncı ve Yedinci
Bölümlerinde tanımlanan suçlar ve Terörle Mücadele Kanunu kapsamına giren suçlar ile
örgüt faaliyeti çerçevesinde işlenen uyuşturucu ve uyarıcı madde imâl ve ticareti suçları
bakımından gözaltındaki şüphelinin müdafi ile görüşme hakkı Cumhuriyet savcısının istemi
üzerine, hâkim kararıyla yirmidört saat süreyle kısıtlanabilir; bu zaman zarfında ifade
alınamaz. ”

4. 4. maddesiyle (1) numaralı fıkrasına cümle eklenen 5271 sayılı Kanun’un 178.
maddesi şöyledir:

"Çağrılması reddedilen tanığın ve uzman kişinin doğrudan mahkemeye getirilmesi

Madde 178- (1) Mahkeme başkanı veya hâkim, sanığın veya katılanın gösterdiği tanık
veya uzman kişinin çağrılması hakkındaki dilekçeyi reddettiğinde, sanık veya katılan o
kişileri mahkemeye getirebilir. Bu kişiler duruşmada dinlenir. (Ek cümle: 3/10/2016-KHK-



6'76/4 md.; Aynen kabul: 1/2/2018-7070/4 md.) Ancak, davayı uzatmak amacıyla yapılan
talepler reddedilir. ”

5. 5. maddesiyle (1) numaralı fıkrasına cümle eklenen 5271 sayılı Kanun’un 188.
maddesi şöyledir:

“Duruşmada hazır bulunacaklar

Madde 188 - (1) Duruşmada, hükme katılacak hâkimler ve Cumhuriyet savcısı ile zabıt
kâtibinin ve Kanunun zorunlu müdafiliği kabul ettiği hâllerde müdafiin hazır bulunması
şarttır. (Ek cümle: 3/10/2016- KHK-676/5 md.; Aynen kabul: 1/2/2018-7070/5 md.)
Müdafiin mazeretsiz olarak duruşmaya gelmemesi veya duruşmayı terk etmesi halinde
duruşmaya devam edilebilir.

(2) (Mülga: 18/6/2014 - 6545/103 md.)

(3) Bir oturumda bitmeyecek davada, herhangi bir nedenle bulunamayacak üyenin
yerine geçmek ve oya katılmak üzere yedek üye bulundurulabilir. ”

6.6. maddesiyle fıkralar eklenen 5275 sayılı Kanun’un 59. maddesi şöyledir:

“Avukat ve noterle görüşme hakkı

MADDE 59.- (1) Hükümlü, avukatlık mesleğinin icrası çerçevesinde avukatları ile
vekâletnamesi olmaksızın en çok üç kez görüşme hakkına sahiptir.

(2) Avukat ve noter ile görüşme, meslek kimliklerinin ibrazı üzerine, tatil günleri
dışında ve çalışma saatleri içinde, bu iş için ayrılan görüşme yerlerinde, konuşulanların
duyulamayacağı, ancak güvenlik nedeniyle görülebileceği bir biçimde yapılır.

(3) Avukatlar, vekâletnameleri olsa da aynı anda birden fazla hükümlü ile görüşme
yapamazlar.

(4) (Değişik: 3/10/2016-KHK-676/6 md.; Aynen kabul: 1/2/2018-7070/6 md.) Görüşme
sırasında; hükümlünün avukatına veya avukatın hükümlüye verdiği belge veya belge
örnekleri, dosyalar ve aralarındaki konuşmaya ilişkin olarak kendilerinin tuttukları kayıtlar
incelenemez; hükümlünün avukatı ile yaptığı görüşme dinlenemez ve kayda alınamaz.

(5) (Ek: 3/10/2016-KHK-676/6 md.; Aynen kabul: 1/2/2018-7070/6 md.) Türk Ceza
Kanununun 220 nci maddesinde ve İkinci Kitap Dördüncü Kısım Dördüncü, Beşinci,
Altıncı ve Yedinci Bölümlerinde tanımlanan suçlar ile 12/4/1991 tarihli ve 3713 sayılı
Terörle Mücadele Kanunu kapsamına giren suçlardan mahkûm olanların avukatları ile
görüşmelerinde, toplumun ve ceza infaz kurumunun güvenliğinin tehlikeye
düşürüldüğüne, terör örgütü veya diğer suç örgütlerinin yönlendirildiğine, bu örgütlere
emir ve talimat verildiğine veya yorumları ile gizli, açık ya da şifreli mesajlar iletildiğine
ilişkin bilgi, bulgu veya belge elde edilmesi hâlinde, Cumhuriyet başsavcılığının istemi ve
infaz hâkiminin kararıyla, üç ay süreyle; görüşmeler teknik cihazla sesli veya görüntülü
olarak kaydedilebilir, hükümlü ile avukatın yaptığı görüşmeleri izlemek amacıyla görevli
görüşmede hazır bulundurulabilir, hükümlünün avukatına veya avukatın hükümlüye
verdiği belge veya belge örnekleri, dosyalar ve aralarındaki konuşmalara ilişkin tuttukları
kayıtlara elkonulabilir veya görüşmelerin gün ve saatleri sınırlandırılabilir.



(6) (Ek: 3/10/2016-KHK-676/6 md; Aynen kabul: 1/2/2018-7070/6 md.) İnfaz hakimliği
hükümlünün; kurallara uyumunu, toplum veya ceza infaz kurumu bakımından arz ettiği
tehlikeyi ve rehabilitasyon çalışmalarındaki gelişimini değerlendirerek, kararda belirttiği
süreyi üç aydan fazla olmamak üzere müteaddit defa uzatabileceği gibi kısaltılmasına veya
sonlandırılmasma da karar verebilir.

(7) (Ek: 3/10/2016-KHK-676/6 md; Aynen kabul: 1/2/2018-7070/6 md) Beşinci fıkra
kapsamına giren hükümlünün yaptığı görüşmenin, aynı fıkrada belirtilen amaca yönelik
yapıldığının anlaşılması hâlinde, görüşmeye derhal son verilerek, bu husus gerekçesiyle
birlikte tutanağa bağlanır. Görüşme başlamadan önce taraflar bu hususta uyarılır.

(8) (Ek: 3/10/2016-KHK-676/6 md; Aynen kabul: 1/2/2018-7070/6 md.) Hükümlü
hakkında, yedinci fıkra uyarınca tutanak tutulması hâlinde, Cumhuriyet başsavcılığının
istemiyle hükümlünün avukatlarıyla görüşmesi infaz hâkimince altı ay süreyle
yasaklanabilir. Yasaklama kararı, hükümlüye ve yeni bir avukat görevlendirilmesi için
derhal ilgili baro başkanlığına bildirilir. Cumhuriyet başsavcılığı baro tarafından bildirilen
avukatın değiştirilmesini baro başkanlığından isteyebilir. Bu fıkra hükmüne göre
görevlendirilen avukata, 23/3/2005 tarihli ve 5320 sayılı Ceza Muhakemesi Kanununun
Yürürlük ve Uygulama Şekli Hakkında Kanunun 13 üncü maddesine göre ücret ödenir.

(9) (Ek: 3/10/2016-KHK-676/6 md.; Aynen kabul: 1/2/2018-7070/6 md.) İnfaz hâkimi
tarafından bu madde uyarınca verilen kararlara karşı 4675 sayılı Kanuna göre itiraz
edilebilir.

(10) (Ek: 3/10/2016-KHK-676/6 md; Aynen kabul: 1/2/2018-7070/6 md.) Bu madde
hükümleri 9 uncu maddenin üçüncü fıkrasına göre yüksek güvenlikli ceza infaz
kuramlarında bulunan hükümlüler ile beşinci fıkradaki suçlardan hükümlü olup, başka
bir suçtan dolayı şüpheli veya sanık sıfatıyla avukatıyla görüşen hükümlüler hakkında da
uygulanır.

(11) (Ek: 3/10/2016-KHK-676/6 md; Aynen kabul: 1/2/2018-7070/6 md.) Tutuktular
hakkında bu madde hükümlerine göre karar vermeye soruşturma aşamasında sulh ceza
hâkimi, kovuşturma aşamasında mahkeme yetkilidir.

(12) (Ek ibare: 25/5/2005-5351/5 md.) Türkiye Cumhuriyetinin taraf olduğu
uluslararası sözleşmelere ve karşılıklılık esasına uygun olmak koşuluyla, Yabancı ülkelerde
haklarında soruşturma veya kovuşturma yapılmakta olan, yabancı ülke veya uluslararası
yargı mercilerinde dava açmak isteyen, leh veya aleyhine açılmış davası olan Türk vatandaşı
veya yabancı uyruklu hükümlülerle yabancı uyruklu avukatları, bu soruşturma ve
kovuşturma, açılacak veya açılmış davalarla sınırlı olmak ve vekâletname sunmak koşuluyla
görüşebilirler. Vekâletnamesi olmayan yabancı uyruklu avukatlar, hükümlü ile Türkiye
barolarına kayıtlı bir avukatla birlikte görüşme yapabilirler. ”

7.33. maddesiyle 1453 sayılı Kanun’a eklenen geçici 1. madde şöyledir:

“Geçici Madde 1- - (Ek: 3/10/2016-KHK-676/38 md; Aynen kabul: 1/2/2018-7070/33
md.)

Jandarma Genel Komutanlığı ve Sahil Güvenlik Komutanlığının 2 nci madde uyarınca
2016 yılı için belirlenmiş olan fiili kadroları 2016 yılı sonuna kadar uygulanır.



Jandarma Genel Komutanlığı, Jandarma ve Sahil Güvenlik Akademisi ile Sahil
Güvenlik Komutanlığının 2017 yılı fiili kadroları 2016 yılı sonuna kadar Türkiye Büyük
Millet Meclisi Plan ve Bütçe Komisyonunca belirlenir. ”

8.48. maddesiyle 1325 sayılı Kanun’a eklenen ek 10. madde şöyledir:

“Ek Madde 10- (Ek: 3/10/2016-KHK-676/60 md; Aynen kabul: 1/2/2018-7070/48 md.)

Millî Savunma Bakanlığı fiili kadrosuna dahil 657 sayılı Devlet Memurları Kanununa
tabi personelden Bakanlığın özelliği ve hizmetin gerekli kıldığı şart ve vasıflar göz önüne
alınarak Bakanlığa intibak edemedikleri üstlerince teklif edilenlerden Bakanlıkta
oluşturulacak komisyona yaptırılacak tahkikat sonucuna göre Millî Savunma Bakanınca
uygun görülenler, genel hükümlere göre merkezî yönetim bütçe kanununda öngörülen
atama sınırlamalarına tabi olmadan Çalışma, Sosyal Hizmetler ve Aile Bakanlığı
aracılığıyla başka bir kurum veya kuruluşa naklen atanır. ”

9. 56. maddesiyle 6191 sayılı Kanun’a eklenen geçici 1. madde şöyledir:

“GEÇİCİ MADDE 1 - (Ek: 3/102016-KHK-676/70 md.; Aynen kabul: 1/2/2018-
7070/56 md.)

(1) Bu maddenin yürürlüğe girdiği tarihten önce milli güvenliğe tehdit oluşturduğu
tespit edilen FETÖ/PDY terör örgütüne aidiyeti, iltisakt veya irtibatı nedeniyle
sözleşmeleri feshedilen sözleşmeli erbaş ve erler hakkında 22/7/2016 tarihli ve 667 sayılı
Olağanüstü Hal Kapsamında Alınan Tedbirlere İlişkin Kanun Hükmünde Kararnamenin
4 üncü maddesinin ikinci ve üçüncü fıkraları uygulanır.'"

10.60. maddesiyle (A) bendine alt bent eklenen 657 sayılı Kanun’un 48. maddesinin
birinci fıkrası şöyledir:

“Genel ve özel şartlar:

Madde 48 - (Değişik: 12/5/1982 - 2670/14 md.)

Devlet memurluğuna alınacaklarda aşağıdaki genel ve özel şartlar aranır.

A) Genel şartlar:

1. Türk Vatandaşı olmak,

2. Bu Kanunun 40 ncı maddesindeki yaş şartlarını taşımak,

3. Bu Kanunun 41 nci maddesindeki öğrenim şartlarını taşımak,

4. Kamu haklarından mahrum bulunmamak,

5. (Değişik: 23/1/2008 - 5728/317 md.) Türk Ceza Kanununun 53 üncü maddesinde
belirtilen süreler geçmiş olsa bile; kasten işlenen bir suçtan dolayı bir yıl veya daha fazla
süreyle hapis cezasına ya da affa uğramış olsa bile devletin güvenliğine karşı suçlar,
Anayasal düzene ve bu düzenin işleyişine karşı suçlar, (...) zimmet, irtikâp, rüşvet, hırsızlık,
dolandırıcılık, sahtecilik, güveni kötüye kullanma, hileli iflas, ihaleye fesat karıştırma,



edimin ifasına fesat karıştırma, suçtan kaynaklanan malvarlığı değerlerini aklama veya
kaçakçılık suçlarından mahkûm olmamak.

6. Askerlik durumu itibariyle;

a) Askerlikle ilgisi bulunmamak,

b) Askerlik çağma gelmemiş bulunmak,

c) Askerlik çağma gelmiş ise muvazzaf askerlik hizmetini yapmış yahut ertelenmiş veya
yedek sınıfa geçirilmiş olmak,

7. 53 üncü madde hükümleri saklı kalmak kaydı ile görevini devamlı yapmasına engel
olabilecek (...) akıl hastalığı (...) bulunmamak.

8. (Ek: 3/10/2016 - KHK-676/74 md; Aynen kabul: 1/2/2018-7070/60 md.) Güvenlik
soruşturması ve/veya arşiv araştırması yapılmış olmak.

B) Özel şartlar:

1. Hizmet göreceği sınıf için 36 ve 41 nci maddelerde belirtilen öğretim ve eğitim
kurulularının birinden diploma almış olmak,

2. Kurumlar m özel kanun veya diğer mevzuatında aranan şartları taşımak."

11. 61. maddesiyle alt bent eklenen 657 sayılı Kanun’un 125. maddesinin birinci
fıkrasının (E) bendi şöyledir:

“E - Devlet memurluğundan çıkarma: Bir daha Devlet memurluğuna atanmamak üzere
memurluktan çıkarmaktır.

Devlet memurluğundan çıkarma cezasını gerektiren fiil ve haller şunlardır:

a) İdeolojik veya siyasi amaçlarla kurumlar m huzur, sükün ve çalışma düzenini bozmak,
boykot, işgal, kamu hizmetlerinin yürütülmesini engelleme, işi yavaşlatma ve grev gibi
eylemlere katılmak veya bu amaçlarla toplu olarak göreve gelmemek, bunları tahrik ve
teşvik etmek veya yardımda bulunmak,)

b) Yasaklanmış her türlü yayını veya siyasi veya ideolojik amaçlı bildiri, afiş, pankart,
bant ve benzerlerini basmak, çoğaltmak, dağıtmak veya bunları kuramların herhangi bir
yerine asmak veya teşhir etmek,

c) Siyasi partiye girmek,

d) Özürsüz olarak (...) bir yılda toplam 20 gün göreve gelmemek,

e) Savaş, olağanüstü hal veya genel afetlere ilişkin konularda amirlerin verdiği görev
veya emirleri yapmamak,

f) (Değişik: 13/2/2011 - 6111/111 md.) Amirlerine, maiyetindekilere ve iş sahiplerine
fiili tecavüzde bulunmak,



g) Memurluk sıfatı ile bağdaşmayacak nitelik ve derecede yüz kızartıcı ve utanç verici
hareketlerde bulunmak,

h) Yetki almadan gizli bilgileri açıklamak,

ı) Siyasi ve ideolojik eylemlerden arananları görev mahallinde gizlemek,

j) Yurt dışında Devletin itibarını düşürecek veya görev haysiyetini zedeleyecek tutum ve
davranışlarda bulunmak,

k) 5816 sayılı Atatürk Aleyhine İşlenen Suçlar Hakkındaki Kanuna aykırı fiilleri
işlemek.

l) (Ek: 3/10/2016 - KHK-676/75 md.; Aynen kabul: 1/2/2018-7070/61 md.) Terör
örgütleriyle eylem birliği içerisinde olmak, bu örgütlere yardım etmek, kamu imkân ve
kaynaklarım bu örgütleri desteklemeye yönelik kullanmak ya da kullandırmak, bu örgütlerin
propagandasını yapmak. ”

12. 62. maddesiyle 663 sayılı Kanun Hükmünde Kararname’ye (KHK) eklenen 45/A
maddesi şöyledir:

“Sözleşmeli sağlık personeli istihdamı

MADDE 45/A- (Ek: 3/10/2016-KHK-676/76 md; Aynen kabul: 1/2/2018-7070/62 md.)

(1) Bakanlık ve bağlı kuruluşları, merkez teşkilatları hariç olmak üzere ve öncelikle
personel istihdamında güçlük çekilen yerlerde, 657 sayılı Devlet Memurları Kanununun 4
üncü maddesinin (B) fıkrası uyarınca ilgili mevzuatı gereği kura ile ataması öngörülenler
dışında 190 sayılı Kanun Hükmünde Kararnameye ekli cetvellerde Sağlık Hizmetleri ve
Yardımcı Sağlık Hizmetleri Sınıfı kapsamında yer alan unvanlarla vize edilmiş
pozisyonlarda bu maddede öngörülen şartlarla sözleşmeli personel istihdam edebilir.

(2) Bu kapsamdaki sözleşmeli sağlık personeli Kamu Personel Seçme Sınavı (KPSS)
sonucuna göre Bakanlık ve bağlı kuruluşlarına Öğrenci Seçme ve Yerleştirme Merkezi
(ÖSYM) Başkanlığı tarafından yapılacak yerleştirme ile atanabileceği gibi pozisyon ve
ihtiyaç durumuna göre KPSS puanı esas alınarak Bakanlık tarafından yapılacak sözlü
sınavla da atama yapılabilir. Sözlü sınav ve yerleştirmeye ilişkin usul ve esaslar
Bakanlıkça belirlenir.

(3) Bu madde uyarınca atanan sözleşmeli sağlık personeli dört yıl süreyle başka bir
yere atanamaz. Aile birliği mazeretine bağlı yer değiştirmelerde bu madde uyarınca
istihdam edilen personelin eşi bu personele tabidir. Ancak sözleşmeli sağlık personelinin
bulunduğu ilde bir yıl görev yapması ve vizeli pozisyon bulunması durumunda; eşlerin her
ikisinin de Bakanlık ve bağlı kuruluşlarında sözleşmeli veya eşlerden birinin sözleşmeli,
diğerinin Bakanlık ve bağlı kuruluşlarında veya diğer bir kamu kurum veya kuruluşunda
kadrolu statüde istihdam ediliyor olması halinde hizmet ihtiyacının daha fazla olduğu yere
atamaları yapılabilir.

(4) Sözleşmeli sağlık personelinden dört yıllık çalışma süresini tamamlayanlar talepleri
halinde bulundukları yerde 657 sayılı Kanunun 4 üncü maddesinin (A) bendi kapsamındaki
kadrolara atanır. Bu kadrolara atananlar, aynı yerde en az iki yıl daha görev yapar, bunlar
hakkında adaylık hükümleri uygulanmaz.



(5) Bu madde hükümlerine göre kadrolara atananların, 657 sayılı Kanunun 4 üncü
maddesinin (B) bendi uyarınca sözleşmeli pozisyonlarda geçirdikleri hizmet süreleri,
öğrenim durumlarına göre yükselebilecekleri dereceleri aşmamak kaydıyla kazanılmış hak
aylık derece ve kademelerinin tespitinde değerlendirilir.

(6) Bu madde kapsamında memur kadrolarına atananlara iş sonu tazminatı ödenmez.
Bu personelin önceden iş sonu tazminatı ödenmiş süreleri hariç, iş sonu tazminatına esas
olan toplam hizmet süreleri, 8/6/1949 tarihli ve 5434 sayılı Türkiye Cumhuriyeti Emekli
Sandığı Kanunu ve 31/5/2006 tarihli ve 5510 sayılı Sosyal Sigortalar ve Genel Sağlık
Sigortası Kanunu hükümleri uyarınca ödenecek emekli ikramiyesine esas toplam hizmet
süresinin hesabında dikkate alınır.

(7) Bu madde çerçevesinde sözleşmeli personelin atanacağı memur kadroları, 190 sayılı
Kanun Hükmünde Kararnameye ekli cetvellerde yer alan sınıf, unvan ve derecelerine uygun
olmak şartıyla, başka bir işleme gerek kalmaksızın atama işleminin yapıldığı tarih itibarıyla
ihdas edilerek ilgisine göre Bakanlık veya bağlı kuruluşlarının 190 sayılı Kanun Hükmünde
Kararnameye ekli cetvellerinin ilgili bölümlerine eklenmiş ve kadrolara atananların
pozisyonları başka bir işleme gerek kalmaksızın iptal edilmiş sayılır. İhdas edilen kadrolar
ile iptal edilen pozisyonlar; unvanı, sınıfı, adedi, derecesi, teşkilatı ve birimi belirtilmek
suretiyle atama tarihinden itibaren iki ay içinde Hazine ve Maliye Bakanlığı ve Devlet
Personel Başkanlığına bildirilir.

(8) Bu madde kapsamında sözleşmeli sağlık personeli pozisyonlarına yapılan atama,
sözleşmenin imzalanmasıyla geçerlilik kazanır. Sözleşme, imzalanmadan herhangi bir hak
doğurmaz. ”

13. 73. maddesiyle 3713 sayılı Kanun’a eklenen geçici 16. madde şöyledir:

“Geçici Madde 16- (Ek: 3/10/2016-KHK-676/90 md; Aynen kabul: 1/2/2018-7070/73
md.)

Bu maddenin yürürlüğe girdiği tarih itibarıyla 21 inci maddenin birinci fıkrasının
mülga (ı) bendi kapsamında Yüksek Öğrenim Kredi ve Yurtlar Kurumandan burs almakta
olanların bursları, normal öğrenim sürelerinin sonuna kadar ilgili mevzuat hükümlerine
göre verilir. Söz konusu bende istinaden yargı mercilerinde Yüksek Öğrenim Kredi ve
Yurtlar Kurumu aleyhine açılan davalardan feragat edilmiş sayılır. Feragat nedeniyle
mahkemece yargılama giderleri ve vekalet ücretine hükmedilemez, verilmiş olan kararlar
üzerine ayrıca herhangi bir işlem yapılmaz.”

II. İLK İNCELEME

1. Anayasa Mahkemesi İçtüzüğü hükümleri uyarınca Zühtü ARSLAN, Burhan
ÜSTÜN, Engin YILDIRIM, Serdar ÖZGÜLDÜR, Serruh KALELİ, Osman Alifeyyaz
PAKSÜT, Recep KÖMÜRCÜ, Nuri NECİPOĞLU, Hicabi DURSUN, M. Emin KUZ, Haşan
Tahsin GÖKCAN, Kadir ÖZKAYA, Rıdvan GÜLEÇ, Recai AKYEL ve Yusuf Şevki
HAKYEMEZ’in katılımlarıyla 17/5/2018 tarihinde yapılan ilk inceleme toplantısında dosyada
eksiklik bulunmadığından işin esasının incelenmesine, yürürlüğü durdurma talebinin esas
inceleme aşamasında karara bağlanmasına OYBİRLİĞİYLE karar verilmiştir.



III. ESASIN İNCELENMESİ

2. Dava dilekçesi ve ekleri, Raportör Fatih ŞAHİN tarafından hazırlanan işin esasına
ilişkin rapor, dava konusu kanun hükümleri, dayanılan ve ilgili görülen Anayasa kuralları ve
bunların gerekçeleri ile diğer yasama belgeleri okunup incelendikten sonra gereği görüşülüp
düşünüldü:

A. Olağanüstü Hâl Düzenlemelerinin Yargısal Denetimi

3. Anayasa’nın 21/1/2017 tarihli ve 6771 sayılı Türkiye Cumhuriyeti Anayasasında
Değişiklik Yapılmasına Dair Kanun’la değiştirilmeden önceki 148. maddesinin birinci
fıkrasının üçüncü cümlesinde “...olağanüstü hallerde, sıkıyönetim ve savaş hallerinde
çıkarılan kanun hükmünde kararnamelerin şekil ve esas bakımından Anayasaya aykırılığı
iddiasıyla, Anayasa Mahkemesinde dava açılamaz” hükmüne yer verilerek olağanüstü dönem
kanun hükmünde kararnameleri (KHK) Anayasa Mahkemesinin yargısal denetiminin dışında
bırakılmıştır. Anayasa Mahkemesi 2/11/2016 tarihli ve E.2016/171, K.2016/164 sayılı
kararında olağanüstü hâl KHK’larmın Anayasa Mahkemesi tarafından denetlenebilmesi için
bu yöndeki bir anayasal yetkinin açıkça tanınması gerektiğini ifade ederek Anayasa’nın 148.
maddesinin lafzı, Anayasa koyucunun amacı ve ilgili yasama belgeleri gözönünde
bulundurulduğunda olağanüstü hâl KHK’larmın herhangi bir ad altında yargısal denetiminin
mümkün olmadığına karar vermiştir.

4. Bununla birlikte olağanüstü hâl KHK’larmın Türkiye Büyük Millet Meclisi
(TBMM) tarafından onaylanarak kanunlaşması hâlinde bu kanun hükümlerinin Anayasa’ya
aykırılığı iddiasıyla Anayasa Mahkemesinde dava açılmasının önünde bir engel
bulunmamaktadır. İptal davasına konu edilen 7070 sayılı Kanun, olağanüstü hâl kapsamında
çıkarılan 676 sayılı KHK’nın TBMM tarafından onaylanması sonucunda yürürlüğe girmiştir.
Bu itibarla dava konusu kurallar diğer kanun hükümleri gibi Anayasa Mahkemesinin
denetimine tabi olmakla birlikte bu denetim yapılırken söz konusu kuralların olağanüstü hâle
yönelik düzenlemeler içermesi nedeniyle öncelikle inceleme yönteminin belirlenmesi gerekir.

5. Anayasa, temel hak ve özgürlüklerin korunmasına ilişkin olarak olağan ve
olağanüstü dönemler için iki ayrı hukuki rejim öngörmektedir. Olağan dönemde temel hak ve
özgürlüklerin sınırlanması rejimi Anayasa’nın 13. maddesinde düzenlenmişken olağanüstü
dönemde temel hak ve özgürlüklerin sınırlandırılması ya da kullanılmasının durdurulması
rejimi Anayasa’nın 15. maddesinde düzenlenmiştir.

6. Anayasa’nın 13. maddesine göre “Temel hak ve hürriyetler, özlerine
dokunulmaksızın yalnızca Anayasanın ilgili maddelerinde belirtilen sebeplere bağlı olarak ve
ancak kanımla sınırlanabilir. Bu sınırlamalar, Anayasanın sözüne ve ruhuna, demokratik
toplum düzeninin ve lâik Cumhuriyetin gereklerine ve ölçülülük ilkesine aykırı olamaz”

7. Anayasa’nın 15. maddesine göre ise “Savaş, seferberlik veya olağanüstü hallerde,
milletlerarası hukuktan doğan yükümlülükler ihlâl edilmemek kaydıyla, durumun gerektirdiği
ölçüde temel hak ve hürriyetlerin kullanılması kısmen veya tamamen durdurulabilir veya
bunlar için Anayasada öngörülen güvencelere aykırı tedbirler alınabilir./ Birinci fıkrada
belirlenen durumlarda da, savaş hukukuna uygun fiiller sonucu meydana gelen ölümler
dışında, kişinin yaşama hakkına, maddî ve manevî varlığının bütünlüğüne dokunulamaz;



kimse din, vicdan, düşünce ve kanaatlerini açıklamaya zorlanamaz ve bunlardan dolayı
suçlanamaz; suç ve cezalar geçmişe yürütülemez; suçluluğu mahkeme kararı ile saptanıncaya
kadar kimse suçlu sayılamaz. ”

8. Olağan dönemde temel hak ve özgürlüklerin sınırlandırılmasına ilişkin ölçütler
Anayasa’nın 13. maddesinde yer alırken savaş, seferberlik ve olağanüstü hâllerde hak ve
özgürlüklerin sınırlandırılması hatta kullanılmasının durdurulması özel olarak Anayasa’nın
15. maddesinde düzenlenmiştir. Buna göre savaş, seferberlik veya olağanüstü hâllerde temel
hak ve özgürlüklerin kullanılmasının kısmen veya tamamen durdurulması ve bunlar için
Anayasa’nın diğer maddelerinde öngörülen güvencelere aykırı tedbirler alınması mümkündür.
Ancak Anayasa’nın 15. maddesiyle bu hususta tanınan yetki de sınırsız değildir. Anayasa’nın
diğer maddelerinde öngörülen güvencelere aykırı tedbirlerin milletlerarası hukuktan doğan
yükümlülükleri ihlal etmemesi ve durumun gerektirdiği ölçüde olması gerekmektedir. Ayrıca
bu durumlarda dahi kişinin yaşam hakkına, maddi ve manevi varlığının bütünlüğüne
dokunulması, din, vicdan, düşünce ve kanaatlerini açıklamaya zorlanması ve bunlardan dolayı
suçlanması yasaklanmış; suç ve cezaların geriye yürümemesi ilkesi ile masumiyet karinesinin
bu hâllerde de geçerli olduğu kabul edilmiştir.

9. Olağanüstü hâl yönetim usullerine başvurulmasındaki temel amaç, bu yönetim
rejiminin uygulanmasına neden olan tehdit veya tehlikelerin bertaraf edilmesini sağlamaktır.
Devletin veya toplumun varlığının ya da kamu düzeninin ağır tehdit veya tehlikeler altında
bulunması nedeniyle olağanüstü yönetim usulünün uygulandığı dönemlerde söz konusu tehdit
veya tehlikelerin bertaraf edilmesi için temel hak ve özgürlüklerin olağan döneme kıyasla
daha fazla sınırlandırılması sonucunu doğuran tedbirler alınması gerekebilir. Bu nedenle
Anayasa’nın 15. maddesinin uygulanabilmesi için kuralın olağanüstü hâlin gerekli kıldığı
durumla ilgisinin bulunması gerekir.

10. Olağanüstü hâl KHK’larımn kanunlaşmasından sonra bu kanun hükümlerinin
Anayasa’ya uygunluğunun denetlenmesinde ilgili kuralın tabi olduğu sınırlama rejimi tespit
edilmelidir. Zira söz konusu düzenlemelerde olağanüstü hâlle ilgili kuralların yanında
olağanüstü hâlle ilgisi olmayan kurallara da yer verilebilmesi bu tespitin yapılmasını zorunlu
kılmaktadır.

11. Kanunlaştırılarak yargısal denetime açılan bir kuralın Anayasa’nın olağanüstü
dönem için öngördüğü denetim rejimine tabi olabilmesi için kural, olağanüstü hâlin ilanına
sebep olan tehdit veya tehlikelerin bertaraf edilmesine yönelik olmalı ve olağanüstü hâl
süresiyle sınırlı uygulanmalıdır. Dolayısıyla ancak bu iki niteliği taşıyan bir kuralın
Anayasa’ya uygunluk denetiminde olağanüstü hâllerde temel hak ve özgürlüklerin
kullanılmasının sınırlanmasını ve durdurulmasını düzenleyen Anayasa’nın 15. maddesi esas
alınabilir.

12. Kuralın olağanüstü hâlin ilanına neden olan tehdit veya tehlikelerin bertaraf
edilmesine yönelik olmadığı ya da olağanüstü hâlin süresini aştığı durumlarda ise söz konusu
kuralın Anayasa’ya uygunluk denetiminde Anayasa’nın 15. maddesi dikkate alınamaz. Bu
durumda kurala ilişkin inceleme sınırlamaya konu hakkın düzenlendiği Anayasa maddesi
başta olmak üzere Anayasa’nın ilgili hükümleri ile olağan dönemde hak ve özgürlükleri
sınırlama ve güvence rejimi bakımından temel öneme sahip olan Anayasa’nın 13. maddesi



bağlamında yapılmalıdır. Ancak buradaki anayasallık denetiminde varılan sonuç böyle bir
düzenlemenin olağanüstü dönemde dahi yapılamayacağı şeklinde anlaşılamaz.

13. Dava konusu kuralların olağanüstü hâl süresince uygulanma özelliğini aşan bir
niteliğe sahip oldukları anlaşılmaktadır. Nitekim kurallar olağan dönemde geçerli olan
kanunlarda değişiklik yaptığından sürekli bir etkiye sahiptir. Bu durum kurallara olağanüstü
hâlin dışına taşan genel düzenleme niteliği vermektedir. Bu nedenle kuralların anayasallık
denetiminde Anayasa’nın olağanüstü hâllerde temel hak ve özgürlüklerin sınırlandırılması
rejimini düzenleyen 15. maddesi uygulama alanı bulamaz. Kurallara ilişkin incelemenin
sınırlama yapılan hakkın düzenlendiği Anayasa maddesi başta olmak üzere Anayasa’nın ilgili
diğer hükümleri ve olağan dönemde hak ve özgürlükleri sınırlama ve güvence rejimi
bakımından temel öneme sahip olan Anayasa’nın 13. maddesi bağlamında yapılması gerekir.

B. Kanun’ım 1. Maddesiyle 5271 Sayılı Kanun’un 149. Maddesinin (2)
Numaralı Fıkrasına Eklenen Cümlenin İncelenmesi

1. İptal Talebinin Gerekçesi

14. Dava dilekçesinde özetle; sanığın dilediği sayıda müdafıden yararlanma hakkının
silahların eşitliği ilkesinin bir gereği olduğu, dava konusu kuralla örgüt faaliyeti çerçevesinde
işlenen suçlar bakımından yürütülen kovuşturmalarda, duruşmada avukat sayısına sınırlama
getirilmesinin makul bir gerekçesinin bulunmadığı, daha ağır suçlar bakımından dahi böyle
bir sınırlama yokken örgüt suçları bakımından müdafi yardımından yararlanma hakkına
sınırlama getirilmesinin hak arama özgürlüğünü ölçüsüz şekilde sınırlandırdığı belirtilerek
kuralın Anayasa’nın 2., 13. ve 36. maddelerine aykırı olduğu ileri sürülmüştür.

2. Anayasa’ya Aykırılık Sorunu

15. Dava konusu kuralda, örgüt faaliyeti çerçevesinde işlenen suçlar bakımından
yürütülen kovuşturmalarda, duruşmada en çok üç avukatın hazır bulunabileceği hüküm altına
alınmıştır.

16. Anayasa’nın 2. maddesinde belirtilen hukuk devleti; eylem ve işlemleri hukuka
uygun, insan haklarına saygılı, bu hak ve özgürlükleri koruyup güçlendiren, her alanda adil
bir hukuk düzeni kurup bunu geliştirerek sürdüren, hukuki güvenliği sağlayan, Anayasa’ya
aykırı durum ve tutumlardan kaçman, hukuk kurallarıyla kendini bağlı sayan ve yargı
denetimine açık olan devlettir.

17. Anayasa’nın 36. maddesinin birinci fıkrasında “ Her kes, meşru vasıta ve
yollardan faydalanmak suretiyle yargı mercileri önünde davacı veya davalı olarak iddia ve
savunma ile adil yargılanma hakkına sahiptir''1 denilerek yargı organlarına davacı ve davalı
olarak başvurabilme hakkı ve bunun doğal sonucu olarak da iddia, savunma ve adil
yargılanma hakkı güvence altına alınmıştır.

18. Ceza yargılamasında savunma hakkının güvence altına alınması, hukuk
devletinin temel ilkelerindendir. Savunma, ceza adaletinin hakkaniyete uygun olarak
gerçekleşmesini sağlayan öğelerden biridir.



19. Savunma hakkının sağladığı güvenceler esasen adil yargılanma hakkı içinde yer
almaktadır. Savunma hakkı, hukuk devleti ilkesinin gereklerinden ve adil yargılanma
hakkının önemli güvencelerinden biri olması nedeniyle Anayasa'nın 36. maddesinde açıkça
ifade edilmiştir. Anılan hükümde, herkesin meşru vasıta ve yollardan faydalanmak suretiyle
savunma hakkına sahip olduğu belirtilmiştir.

20. Şüpheli ve sanığa salt savunma hakkının tanınması yeterli değildir. Şüpheli ve
sanığın savunma için Anayasa'nın 36. maddesinde belirtilen meşru vasıta ve yollardan
yararlandırılması da gerekir. Savunmada başvurulacak meşru vasıta ve yollar arasında
avukatların teknik bilgilerinden ve tecrübelerinden yararlanma imkânı da bulunmaktadır. Bu
itibarla müdafi yardımından yararlanma adil yargılanma hakkının kapsam ve içeriğine dâhil
ve bu hakkın doğal sonucudur. Dolayısıyla suç isnadı altındaki kişi, adil yargılanma hakkı
kapsamında kendisini bizzat savunma veya seçeceği bir müdafinin yardımından yararlanma
hakkına sahiptir.

21. Diğer yandan Anayasa'nın 36. maddesine "...adıl yargılanma..." ibaresinin
eklenmesine ilişkin gerekçede, taraf olduğumuz uluslararası sözleşmelerle de güvence altına
alman adil yargılanma hakkının madde metnine dâhil edildiği vurgulanmıştır. Avrupa İnsan
Hakları Sözleşmesi’nin (AÎHS) 6. maddesinin (3) numaralı fıkrasının (c) bendinde; bir suç ile
itham edilen herkesin kendisini bizzat savunma veya seçeceği bir müdafinin yardımından
yararlanma, eğer avukat tutmak için gerekli maddi imkânlardan yoksun ise ve adaletin yerine
gelmesi için gerekli görüldüğünde resen atanacak bir avukatın yardımından ücretsiz olarak
yararlanabilme hakkı düzenlenmiştir.

22. Anayasa’nın 13. maddesine göre “Temel hak ve hürriyetler, özlerine
dokunulmaksızın yalnızca Anayasanın ilgili maddelerinde belirtilen sebeplere bağlı olarak ve
ancak kanunla sınırlanabilir. Bu sınırlamalar, Anayasanın sözüne ve ruhuna, demokratik
toplum düzeninin ve lâik Cumhuriyetin gereklerine ve ölçülülük ilkesine aykırı olamaz. ”
Buna göre adil yargılanma hakkına sınırlama getiren kanuni düzenlemelerin Anayasa’da
öngörülen sınırlama sebebine uygun ve ölçülü olması gerekir.

23. Anayasa’nın 36. maddesinde, adil yargılanma hakkı için herhangi bir sınırlama
nedeni öngörülmemiş olmakla birlikte özel sınırlama nedeni öngörülmemiş hakların da
hakkın doğasından kaynaklanan bazı sınırlarının bulunduğu kabul edilmektedir. Öte yandan
Anayasa’nın başka maddelerinde yer alan kurallara dayanarak da bu hakların sınırlandırılması
mümkündür. Bu bağlamda adil yargılanma hakkının kapsamı belirlenirken davaların mümkün
olan süratle sonuçlandırılmasını öngören Anayasa’nın 141. maddesinin de gözetilmesi
gerekmektedir. Ancak adil yargılanma hakkına getirilen sınırlamalar hiçbir şekilde
Anayasa’nın 13. maddesinde yer alan güvencelere aykırı olamaz.

24. Anayasa’nın 13. maddesinin önemli güvencelerinden olan ölçülülük ilkesi
elverişlilik, gereklilik ve orantılılık olmak üzere üç alt ilkeden oluşmaktadır. Elverişlilik,
öngörülen sınırlamanın ulaşılmak istenen amacı gerçekleştirmeye elverişli olmasını;
gereklilik, ulaşılmak istenen amaç bakımından sınırlamanın zorunlu olmasını, diğer bir
ifadeyle aynı amaca daha hafif bir sınırlama ile ulaşılmasının mümkün olmamasını; orantılılık
ise hakka getirilen sınırlama ile ulaşılmak istenen amaç arasında makul bir dengenin
gözetilmesi gerekliliğini ifade etmektedir.



25. Ceza yargılamasının asıl amacı maddi gerçeğe ulaşılmasıdır. Maddi gerçeğe
ulaşılabilmesinin önemli şartlarından birini de adil ve etkin bir şekilde yürütülen ceza
kovuşturması oluşturmaktadır. Ceza yargılamasında soruşturma ve kovuşturma evreleri bir
bütün olup adil yargılanma hakkı her iki evre yönünden de geçerlidir. Savunma hakkının etkin
bir şekilde kullanılması, maddi gerçeğin ortaya çıkarılması ve dolayısıyla etkin kovuşturma
bakımından önemlidir. Bu bağlamda savunma hakkının etkin bir şekilde kullanılmasına
hizmet eden müdafi yardımından yararlanma hakkı maddi gerçeğe ulaşma amacına da hizmet
eder. Başka bir ifadeyle sanığın müdafii vasıtasıyla kendini savunması, adil bir yargılamaya
ve bu yargılama sonucunda verilecek hükmün maddi gerçekle örtüşmesine katkı yapar.

26. 26/9/2004 tarihli ve 5237 sayılı Türk Ceza Kanunu’nun “Tanımlar” başlıklı 6.
maddesinin (1) numaralı fıkrasının (j) bendinde, örgüt mensubu suçlu bir suç örgütünü kuran,
yöneten, örgüte katılan veya örgüt adına diğerleriyle birlikte veya tek başına suç işleyen kişi
olarak tanımlanmış; 220. maddesinin (1) numaralı fıkrasında, Kanun’un suç saydığı fiilleri
işlemek amacıyla örgüt kuranların veya yönetenlerin -örgütün yapısı, sahip bulunduğu üye
sayısı ile araç ve gereç bakımından amaç suçları işlemeye elverişli olması hâlinde- iki yıldan
altı yıla kadar hapis cezası ile cezalandırılacağı ancak örgütün varlığı için üye sayısının en az
üç olması gerektiği belirtilmiştir. Buna göre Kanun’un suç saydığı fiilleri işlemek amacıyla en
az üç kişi tarafından kurulan örgütün amacı kapsamında işlenen suçlar örgütlü suçlar
kategorisindedir.

27. Dava konusu kuralla örgütlü suçlara ilişkin duruşmalarda avukat sayısı üçle
sınırlandırılmıştır. Böylece örgüt kapsamında suç işlediği iddia edilen her bir sanık duruşmada
en fazla üç avukatla temsil edilebilecektir.

28. Kural örgütlü suçlar yönünden duruşmada müdafi yardımından yararlanma
hakkına bir sınırlama getirmekle birlikte sınırlamanın söz konusu suçların niteliği dikkate
alınarak öngörüldüğü anlaşılmaktadır. Bu suçlar kapsamında yürütülen soruşturma ve
kovuşturmalarda fail sayısının çok olması ve olayın organize ve karmaşık yapısı nedeniyle
yargılama süreleri diğer suçlara göre daha fazla olabilmektedir. Kanun koyucunun da
yargılamanın makul sürede sonuçlanması için duruşmalarda avukat sayısını sınırladığı
anlaşılmaktadır. Müdafi sayısının fazlalığı ve bu yüzden davaların uzaması diğer suçlar
yönünden de söz konusu olabilir. Ancak örgütlü suçlarda sanık sayısının fazlalığı gözönünde
bulundurulduğunda duruşmaların uzaması olasılığı diğer davalara nazaran daha yüksektir.
Dolayısıyla kuralın örgütlü suçlarda yargılamanın makul sürede sonuçlandırılması amacına
ulaşılması bakımından elverişli ve gerekli olmadığı söylenemez.

29. Öte yandan kuralla müdafi yardımından yararlanma hakkına getirilen sınırlama,
duruşmada hazır bulunabilecek avukat sayısına ilişkindir. Kuralda müdafılerin hak ve
yetkileri ile sanıkların müdafılerin yardımından yararlanma güvenceleri bakımından veya
duruşma dışında müdafi yardımından yararlanma bakımından herhangi bir sınırlama söz
konusu değildir. Buna göre kuralla ulaşılmak istenen amaca ilişkin kamu yararı ile bireyin
müdafıden yararlanma hakkı arasında makul bir dengenin gözetildiği anlaşılmaktadır. Bu
itibarla örgütlü suçlara ilişkin duruşmalarda avukat sayısını üçle sınırlandıran kuralın orantısız
bir müdahaleye de neden olmadığı, dolayısıyla müdafi yardımından yararlanma hakkına
ölçüsüz bir sınırlama getirmediği sonucuna ulaşılmıştır.



30. Açıklanan nedenlerle kural Anayasa’nın 2., 13. ve 36. maddelerine aykırı
değildir. îptal talebinin reddi gerekir.

C. Kamın’un 2. Maddesiyle 5271 Sayılı Kanun’un 151. Maddesinin (4)
Numaralı Fıkrasına Eklenen “...avukat hakkındaki soruşturma veya...” ile
“...soruşturma veya...” İbarelerinin İncelenmesi

1. Anlam ve Kapsam

31. Müdafîlik görevinden yasaklanma 5271 sayılı Kanun’un 151. maddesinde
düzenlenmiştir. Maddenin (3) numaralı fıkrasında, 5237 sayılı Kanun’un 220. ve 314.
maddelerinde sayılan suçlar ile terör suçlarından şüpheli, sanık veya hükümlü olanların
müdafîlik veya vekillik görevini üstlenen avukatın, kendisi hakkında anılan suçlar nedeniyle
soruşturma ya da kovuşturma bulunması hâlinde müdafîlik veya vekillik görevini
üstlenmekten yasaklanabileceği belirtilmiştir. 5237 sayılı Kanun’un 220. maddesinde suç
işlemek amacıyla örgüt kurma, örgüte üye olma gibi Örgüt suçları, 314. maddesinde de silahlı
örgüt kurma, yönetme ve silahlı örgüte üye olma suçları düzenlenmiştir. Buna göre avukat
hakkında müdafîlik görevinden yasaklama kararı verilebilmesi için öncelikle müdafîlik
görevini üstlendiği kişinin örgüt veya silahlı örgüt ya da terör suçlarından şüpheli, sanık veya
hükümlü olması gerekmektedir. Avukatın müdafılikten yasaklanması için ikinci şart ise
kendisi hakkında anılan suçlardan dolayı soruşturma veya kovuşturma açılmış olmasıdır.

32. 5271 sayılı Kanun’un 151. maddesinin (3) numaralı fıkrasında müdafılikten
yasaklama kararı verilebilmesi için şüpheli/sanık/hükümlü ve avukatın aynı soruşturma veya
kovuşturma kapsamında suç işlemiş olması gerektiğine ilişkin bir düzenleme yer
almamaktadır. Dolayısıyla yasaklama kararı verebilmek için şüpheli/sanık/hükümlü ile
avukatın aynı suç kapsamında soruşturma veya kovuşturma geçirmesine gerek
bulunmamaktadır.

33. Anılan maddenin (4) numaralı fıkrasında, Cumhuriyet savcısının yasaklamaya
ilişkin talebi hakkında hâkim veya mahkeme tarafından gecikmeksizin karar verileceği hüküm
altına alınmıştır. Buna göre müdafılikten yasaklama kararı verilebilmesi için öncelikle
Cumhuriyet savcısının bu konuda talepte bulunması zorunludur. Mahkeme veya hâkimin
resen yasaklama kararı verme yetkisi yoktur.

34. Söz konusu fıkrada, müdafılikten yasaklama kararlarına karşı itiraz edilebileceği
de belirtilmiştir. Burada itiraz mercii, yasaklama kararının koşullarının gerçekleşip
gerçekleşmediğini değerlendirmenin yanı sıra mahkemenin yasaklama kararı verirken takdir
yetkisini hukuka uygun şekilde kullanıp kullanmadığını da denetleyecektir.

35. Fıkrada müdafîlik görevinden yasaklama kararının avukat hakkındaki
kovuşturma konusu suçla sınırlı olmak üzere bir yıl süre ile verilebilmesi, kovuşturmanın
niteliği itibarıyla bu sürelerin altı aydan fazla olmamak üzere en fazla iki defa uzatılması
öngörülmekte iken fıkrada değişiklik yapılarak avukat hakkında (3) numaralı fıkrada sayılan
suçlardan soruşturma açılmış olması da müdafılikten yasaklanma sebepleri arasında
sayılmıştır. Kurala göre avukat hakkında örgüt veya silahlı örgüt suçlarından ya da terör
suçlarından dolayı soruşturma açılmış olması durumunda da bir yıl süre ile müdafılikten



yasaklama kararı verilebilecek ve bu süre soruşturmanın niteliği gözetilerek altı aydan fazla
olmamak üzere en fazla iki defa uzatılabilecektir.

2. İptal Taleplerinin Gerekçesi

36. Dava dilekçesinde özetle; dava konusu kurallarla avukatlar hakkında müdafılik
görevinden yasaklanma kararı verilebilmesi için bazı suçlardan dolayı haklarında soruşturma
açılmasının yeterli görülmesinin yasaklılığın istisna olma özelliğini ortadan kaldırdığı,
müdafilikten yasaklamayı kolaylaştırdığı ve yasaklamanın sınırlarını genişlettiği belirtilerek
kuralların Anayasa’nm Başlangıç kısmı ile 2. ve 36. maddelerine aykırı olduğu ileri
sürülmüştür.

3. Anayasa’ya Aykırılık Sorunu

37. 30/3/2011 tarihli ve 6216 sayılı Anayasa Mahkemesinin Kuruluşu ve Yargılama
Usulleri Hakkında Kanun’un 43. maddesi uyarınca kurallar, ilgisi nedeniyle Anayasa’nm 13.
ve 49. maddeleri yönünden de incelenmiştir.

38. Anayasa’nm 2. maddesinde güvence altına alman hukuk devletinde kanunların
kamu yararı gözetilerek çıkarılması zorunludur. Kanunların kamu yararının sağlanması
amacına yönelik olması, genel, objektif, adil kurallar içermesi ve hakkaniyet ölçütlerini
gözetmesi hukuk devleti olmanın gereğidir. Bu nedenle kanun koyucunun hukuki
düzenlemelerde kendisine tanınan takdir yetkisini anayasal sınırlar içinde adalet, hakkaniyet
ve kamu yararı ölçütlerini gözönünde tutarak kullanması gerekir.

39. Anayasa’nm 49. maddesinde; çalışmanın herkesin hakkı ve ödevi olduğu,
devletin çalışanların hayat seviyesini yükseltmek, çalışma hayatını geliştirmek için çalışanları
ve işsizleri korumak, çalışmayı desteklemek, işsizliği önlemeye elverişli ekonomik bir ortam
yaratmak ve çalışma barışını sağlamak için gerekli tedbirleri alacağı belirtilmiştir.

40. Müdafılik görevinden yasaklama bir cezalandırma olmayıp özellikle örgütlü
suçlar bakımından yargılamanın sağlıklı bir şekilde yürütülmesini amaçlayan bir yargılama
tedbiridir. Dava konusu kurallar avukatların belli bir süre müdafılik görevinden
yasaklanmasını öngördüğünden müdafi ile temsil edilen kişiler bakımından müdafi
yardımından yararlanma hakkına; müdafılik görevinden yasaklama kararı verilen avukat
bakımından ise çalışma hakkına sınırlama getirmektedir.

41. Anayasa’nm 5. maddesinde demokrasiyi korumak, kişilerin ve toplumun refah,
huzur ve mutluluğunu sağlamak, kişinin temel hak ve hürriyetlerini, sosyal hukuk devleti ve
adalet ilkeleriyle bağdaşmayacak surette sınırlayan siyasal, ekonomik ve sosyal engelleri
kaldırmaya, insanın maddi ve manevi varlığının gelişmesi için gerekli şartları hazırlamaya
çalışmak devletin temel amaç ve görevleri arasında sayılmıştır. Terörle ve örgütlü suçlarla
mücadele ederek kişilerin ve toplumun huzur ve güvenliğini sağlamanın devletin yerine
getirmekle yükümlü olduğu ödevler kapsamında kaldığında tereddüt bulunmamaktadır. Bu
yönüyle millî güvenlik, kamu düzeni ve kamu güvenliğine yönelik önemli tehditler içeren
terör suçlarının ve örgütlü suçların önlenmesi amacıyla adil yargılanma ve çalışma haklarına
sınırlama getirilmesi mümkündür. Dava konusu kurallarla nihai olarak millî güvenlik, kamu
düzeni ve kamu güvenliğinin korunmasının amaçlandığı, dolayısıyla kuralların anayasal



olarak meşru bir nedenle Anayasa’nm 36. ve 49. maddelerinde belirtilen hakları
sınırlandırdığı söylenebilir.

42. Ancak anayasal bağlamda meşru bir amaca sahip sınırlamaların da Anayasa’nm
13. maddesinde yer alan ölçülülüğün alt ilkelerinden olan orantılılık ilkesine uygun olması
gerekir. Orantılılık ilkesi kamu yararının korunması ile bireyin hak ve özgürlükleri arasında
adil bir dengenin sağlanmasını gerekli kılmaktadır. Öngörülen tedbirin bireyi olağan dışı ve
aşırı bir yük altına sokması durumunda getirilen sınırlamanın orantılı ve dolayısıyla ölçülü
olduğundan söz edilemez. Bu itibarla uygulanan tedbirle bireye aşırı ve orantısız bir yük
yüklenmemesi gerekmektedir.

43. Avukat hakkında müdafılik görevinden yasaklama kararı verilebilmesi için
müdafilik görevini üstlendiği kişinin 5237 sayılı Kanun’un 220. ve 314. maddeleri
bağlamında örgüt veya silahlı örgüt suçları ya da terör suçlarından şüpheli, sanık veya
hükümlü olması; avukat hakkında da anılan suçlardan dolayı soruşturma veya kovuşturma
açılmış olması yeterlidir. Yasaklama kararı verebilmek için müvekkil ile avukatın aynı suç
kapsamında soruşturma veya kovuşturma geçirmesine gerek yoktur. Bu bağlamda avukat
hakkında yürütülen soruşturma ile müvekkili hakkında yürütülen soruşturma arasında
herhangi bir bağlantı bulunmasa dahi Kanun’da belirtilen şartların gerçekleşmesi durumunda
avukat hakkında söz konusu yasaklama kararı verilebilecektir.

44. Dava konusu kurallarla müdafılik görevinden yasaklama kararı verilebilmesi için
avukat hakkında 5237 sayılı Kanun’un 220. ve 314. maddeleri bağlamında örgüt veya silahlı
örgüt suçları ya da terör suçlarından dolayı soruşturma açılmış olması yeterli görülmüştür.
Ceza muhakemesinde soruşturma aşaması yetkili mercilerce suç şüphesinin öğrenilmesinden
iddianamenin kabulüne kadar geçen evredir. 5271 sayılı Kanun’un 160. maddesinin (1)
numaralı fıkrasında Cumhuriyet savcısının, ihbar veya başka bir suretle bir suçun işlendiği
izlenimini veren bir hâli öğrenir öğrenmez kamu davasını açmaya yer olup olmadığına karar
vermek üzere hemen işin gerçeğini araştırmaya başlayacağı hüküm altına alınmıştır. Buna
göre soruşturmaya başlamak için bir suçun işlendiği izlenimini veren bir hâl yeterlidir.

45. Bilgi ve deneyimlerini öncelikle adalet hizmetine vererek adalete ve hakkaniyete
uygun çözümler için hukuk kurallarının tam olarak uygulanmasında yargı organlarıyla yetkili
kurul ve kuramlara yardımcı olan avukatın hukuk devletinin yargı düzeni içindeki yeri özellik
taşımaktadır. Savunma hakkının etkin şekilde kullanılmasına ve maddi gerçeğe ulaşma
amacına hizmet eden müdafiin, müdafılik görevini üstlendiği kişinin işlediği ileri sürülen
suçla herhangi bir bağlantısı bulunmaksızın veya müdafılik görevini kötüye kullandığına
ilişkin herhangi bir olgu mevcut olmaksızın basit bir suç şüphesi nedeniyle müdafılik
görevinden yasaklanmasına imkân tanıyan kurallar, müdafi yardımından yararlanma ve
çalışma hakkı bağlamında bireyi olağan dışı ve aşırı bir yük altına sokmakta; dolayısıyla
müdafi yardımından yararlanma ve çalışma hakkına orantısız bir sınırlama getirmektedir.

46. Bu itibarla söz konusu kurallar anılan haklar bağlamında ölçülülük ilkesini ihlal
ettiği gibi hukuk devletinin adalet ve hakkaniyet ilkeleriyle de bağdaşmamaktadır.

47. Açıklanan nedenlerle kurallar Anayasa’nm 2., 13., 36. ve 49. maddelerine
aykırıdır. İptalleri gerekir.

Kuralların Anayasa’nm Başlangıç kısmıyla ilgisi görülmemiştir.



Ç. Kanun’un 3. Maddesiyle 5271 Sayılı Kanun’un 154. Maddesine Eklenen (2)
Numaralı Fıkrada Yer Alan “...örgüt faaliyeti çerçevesinde işlenen uyuşturucu ve uyarıcı
madde imâl ve ticareti suçları...” İbaresinin İncelenmesi

1. İptal Talebinin Gerekçesi

48. Dava dilekçesinde özetle; dava konusu kuralla örgüt faaliyeti çerçevesinde
işlenen uyuşturucu madde imal ve ticareti suçları bakımından soruşturma aşamasında müdafi
ile görüşmeye yirmi dört saat süreyle kısıtlama getirilmesinin makul bir gerekçesinin
bulunmadığı, suçun ağırlığı nedeniyle henüz soruşturma aşamasında şüphelinin haklarının
smırlandırılmasmın peşin bir yaptırım görüntüsü oluşturduğu, bu durumun masumiyet
karinesi ve hak arama hürriyetiyle bağdaşmadığı belirtilerek kuralın Anayasa’nın 2., 36. ve
38. maddelerine aykırı olduğu ileri sürülmüştür.

2. Anayasa’ya Aykırılık Sorunu

49. 6216 sayılı Kanun’un 43. maddesi uyarınca kural, ilgisi nedeniyle Anayasa’nın
13. maddesi yönünden de incelenmiştir.

50. Kuralda; örgüt faaliyeti çerçevesinde işlenen uyuşturucu ve uyarıcı madde imal
ve ticareti suçları bakımından gözaltmdaki şüphelinin müdafii ile görüşme hakkının
Cumhuriyet savcısının istemi üzerine hâkim kararıyla yirmi dört saat süreyle kısıtlanabileceği,
bu zaman zarfında şüphelinin ifadesinin alınamayacağı hüküm altına alınmıştır.

51. Anayasa’nın 36. maddesinde, adil yargılanma hakkı kapsamında yer alan müdafi
yardımından yararlanma hakkı için herhangi bir sınırlama nedeni öngörülmemiş olmakla
birlikte özel sınırlama nedeni öngörülmemiş hakların da hakkın doğasından kaynaklanan bazı
sınırlarının bulunduğu kabul edilmektedir. Öte yandan Anayasa’nın başka maddelerinde yer
alan hak ve özgürlükler ile devlete yüklenen ödevler özel sınırlama sebebi gösterilmemiş hak
ve özgürlüklere sınır teşkil edebilir. Devletin terörle mücadele ederek kişilerin ve toplumun
huzur ve güvenliğini sağlamasının ve maddi gerçeğin ortaya çıkarılarak ceza adaletinin tesis
edilmesinin de anayasal hükümler kapsamında devletin yerine getirmekle yükümlü olduğu
ödevler kapsamında kaldığında tereddüt bulunmamaktadır. Bu yönüyle terör faaliyetlerinin
önlenmesi ve ceza adaletinin sağlanması amacıyla adil yargılanma hakkı kapsamında yer alan
müdafi yardımından yararlanma hakkına sınırlama getirilmesi mümkündür.

52. Örgüt faaliyeti çerçevesinde işlenen uyuşturucu ve uyarıcı madde imal ve ticareti
suçlarının toplum düzeni yönünden ortaya çıkardığı tehdidin ağırlığı ile çok failli ve organize
yapıları nedeniyle bu suçlara ilişkin delillerin ele geçirilmesi ve bu delillerin karartılmaması
ayrı bir önem arz etmekte; söz konusu durum gözaltına alınan kişilerin belli bir süreyle dış
dünyayla olan iletişimlerinin kesilmesini zorunlu kılabilmektedir. Kuralla getirilen
sınırlamanın amacının örgüt faaliyeti çerçevesinde işlenen uyuşturucu ve uyarıcı madde imal
ve ticareti suçlarına ilişkin soruşturmaların sağlıklı bir şekilde yürütülmesini sağlamak
olduğu, böylece maddi gerçeğin ortaya çıkarılarak ceza adaletinin tesis edilmesinin ve terör
faaliyetlerinin önlenmesinin hedeflendiği anlaşılmaktadır. Bu yönüyle kuralın örgütlü suçlara
ilişkin soruşturmaların sağlıklı bir şekilde yürütülmesi bakımından elverişli ve gerekli
olmadığı söylenemez.



53. Kuralda, gözaltına alınan kişinin yirmi dört saat süreyle müdafii ile görüşme
hakkı sınırlandırılırken aynı zamanda bu süre boyunca şüphelinin ifadesinin alınması da
yasaklanmıştır. Böylece şüphelilerin müdafilerinden hukuki yardım almaksızın ifade
vermeleri önlenmiştir. Bu nedenle kuralla, soruşturmanın amacının tehlikeye düşmesinin
önlenmesinin ve maddi gerçeğin ortaya çıkarılmasının amaçlandığını anlaşılmakta; anılan
tedbir de sınırlama aracının sanık veya şüpheli üzerinde amacı dışında keyfî biçimde
kullanılmasını engellemektedir.

54. Öte yandan kural gereği gözaltındaki kişinin yirmi dört saat süreyle müdafii ile
görüşmesinin yasaklanmasının ancak hâkim kararıyla mümkün olması, gözaltındaki kişinin
yirmi dört saat süreyle müdafii ile görüştürülmemesini haklı kılacak olguların varlığını
gerektirdiğinden söz konusu yasaklamanın gereksiz yere kullanılmasını önlemektedir. Bu
itibarla kuralın müdafi yardımından yararlanma hakkına orantısız bir müdahale oluşturduğu,
dolayısıyla ölçüsüz olduğu söylenemez.

55. Maddi gerçeğin ortaya çıkarılarak ceza adaletinin tesis edilmesi ve terör
faaliyetlerinin önlenmesi amacıyla öngörülen kural yukarıda açıklanan nedenlerle adalet ve
hakkaniyet ölçütlerine de uygun olup hukuk devleti ilkesine aykırılık taşımamaktadır.

56. Açıklanan nedenlerle kural, Anayasa’nın 2., 13. ve 36. maddelerine aykırı
değildir. İptal talebinin reddi gerekir.

Kuralın Anayasa’nın 38. maddesiyle ilgisi görülmemiştir.

D. Kanun’un 4. Maddesiyle 5271 Sayılı Kanun’un 178. Maddesinin (1)
Numaralı Fıkrasına Eklenen Cümlenin İncelenmesi

1. İptal Talebinin Gerekçesi

57. Dava dilekçesinde özetle; ceza yargılamasının duruşma evresinde tanık veya
uzman kişinin dinlenmesi talebinin savunma hakkının bir parçası olduğu, davayı uzatmak
amacıyla yapılan tanık veya uzman dinletme taleplerinin reddedileceğini öngören kuralın
savunma hakkını kullanılamaz hâle getirdiği, tanık ya da uzman kişi dinletme talebinin davayı
uzatmak amacıyla yapılıp yapılmadığının sübjektif bir değerlendirme gerektirdiği, böyle bir
yetkinin mahkemeye tanınmasının savunma hakkının keyfî şekilde sınırlandırılmasına
sebebiyet vereceği belirtilerek kuralın Anayasa’nın 36. maddesine aykırı olduğu ileri
sürülmüştür.

2. Anayasa’ya Aykırılık Sorunu

58. 6216 sayılı Kanun’un 43. maddesi uyarınca kural, ilgisi nedeniyle Anayasa’nın
13. maddesi yönünden de incelenmiştir.

59. 5271 sayılı Kanun’un 178. maddesinin (1) numaralı fıkrasının birinci ve ikinci
cümlelerinde, mahkeme başkanı veya hâkim sanığın veya katılanın gösterdiği tanık ya da
uzman kişinin çağrılması hakkındaki dilekçeyi reddettiğinde sanık veya katılanın o kişileri
mahkemeye getirebileceği ve bu kişilerin duruşmada dinleneceği belirtilmiş; dava konusu



üçüncü cümlesinde ise, davayı uzatmak amacıyla yapılan taleplerin reddedileceği hüküm
altına alınmıştır.

60. Anayasa'mn 36. maddesinin birinci fıkrasında, herkesin adil yargılanma halikına
sahip olduğu belirtilmiş, ancak tanık dinletme hakkından açıkça söz edilmemiştir. Bununla
birlikte adil yargılanma hakkının somut görünümlerinden biri olan tanık dinletme hakkı
esasen Anayasa’mn anılan maddesinde yer verilen adil yargılanma hakkının da zımni bir
unsurudur (Ali Fırtına, B. No: 2014/14575, 6/7/2017, § 24).

61. Diğer yandan Anayasa'mn söz konusu maddesine “adilyargılanma” ibaresinin
eklenmesine ilişkin gerekçede Türkiye'nin taraf olduğu uluslararası sözleşmelerle de güvence
altına alman adil yargılanma hakkının madde metnine dâhil edildiği vurgulanmıştır. AÎHS'in
6. maddesinin (3) numaralı fıkrasının (d) bendinde; bir suç ile itham edilen herkesin iddia
tanıklarım sorguya çekme veya çektirme, savunma tanıklarının da iddia tanıklarıyla aynı
koşullar altında davet edilmelerinin ve dinlenilmelerinin sağlanmasını isteme hakkı
düzenlenmiştir.

62. Tanık ve uzman kişilerin görüşlerine başvurulması da maddi gerçeğin ortaya
çıkarılmasını sağlayan araçlar arasındadır. Bu yönüyle sanığın uyuşmazlık konusu olaya
ilişkin bilgisi olanların tanıklığına veya uzman görüşüne başvurma hakkı bulunmaktadır.
Ancak bu hak, sanığın lehine olan bütün tanıkların ve uzman kişilerin çağrılmasını ve
dinlenilmesini gerektirmez. Önemli olan sanığın aynı koşullar altında ve silahların eşitliği
ilkesine uygun olarak tanık dinletme talebinde bulunabilmesinin sağlanmasıdır.

63. Kovuşturma evresinde kural olarak iddianamede gösterilen tanık ve uzman kişiler
duruşmaya davet edilmekle birlikte sanık veya katılan da dava konusu olayla ilgili olarak
dinlenilmesini istediği tanık veya uzman kişilerin duruşmaya çağrılmasını talep edebilir. 5271
sayılı Kanun’un 177. maddesinin (1) numaralı fıkrasında, sanığın tanık veya bilirkişinin
davetini veya savunma delillerinin toplanmasını istediğinde bunların ilişkin olduğu olayları
göstermek suretiyle bu husustaki dilekçesini duruşma gününden en az beş gün önce mahkeme
başkamna veya hâkime vereceği belirtilmiş; 178. maddesinin (1) numaralı fıkrasında da
mahkeme başkanı veya hâkim sanığın veya katilarım gösterdiği tanık veya uzman kişinin
çağrılması hakkındaki dilekçeyi reddettiğinde sanık veya katılanm o kişileri mahkemeye
getirebileceği ve bu kişilerin duruşmada dinlenileceği hüküm altına alınmıştır. Böylece sanık
veya katılanm da dinlenilmesini talep ettiği tanık veya uzman kişilerin duruşmaya katılmasına
imkân tanınmıştır.

64. Dava konusu kuralda ise sanık veya katılanm bu yöndeki taleplerinin davayı
uzatmak amacıyla yapıldığının anlaşılması durumunda reddedileceği hüküm altına alınmıştır.
Kurala göre tanık veya uzman kişi dinlenilmesine ilişkin taleplerin davayı uzatmak amacıyla
yapıldığı anlaşılırsa bu talepler reddedilecektir.

65. Kuralda tanık ve uzman kişilerin dinlenilmesi taleplerinin reddine izin verilmesi
ile adil yargılanma hakkına sınırlama getirildiği açıktır. Ancak Anayasa’mn 36. maddesinde
güvenceye bağlanan adil yargılanma hakkının önemli unsurlarından biri de makul sürede
yargılanma hakkıdır. Anayasa'mn 141. maddesinin son fıkrasında “Davaların en az giderle ve
mümkün olan süratle sonuçlandırılması yargının görevidir” denilmek suretiyle davaların
makul bir süre içinde bitirilmesi gerekliliği açıkça ifade edilmiştir. Bu hak gereğince devlet,



yargılamaların gereksiz yere uzamasını engelleyecek etkin çareler oluşturmak zorundadır
(AYM, E.2013/4, K.2013/35, 28/2/2013). Taraflarca dinlenilmesi talep edilen tüm tanık ve
uzman kişilerin duruşmalarda dinlenilmesi yargılamanın gereksiz yere uzamasına sebebiyet
verebilir. Bu yönüyle kanun koyucunun yargılamanın sürüncemede kalmasına yönelik
talepleri önlemek suretiyle davaların makul sürede sonuçlandırılmasını sağlamak amacıyla
tanık dinletme hakkına sınırlama getirmesi mümkündür.

66. Kuralla davayı uzatmak amacıyla yapılan tanık ve uzman kişi dinletme
taleplerinin reddedileceği hüküm altına alınmakta olup getirilen sınırlamanın davaların makul
sürede sonuçlandırılması bakımından elverişli ve gerekli olmadığı söylenemez.

67. Kuralda tanık ve uzman kişilerin dinlenilmesi talebine sınırlama getirilmekle
birlikte bu hakkın kullanılmasının tümüyle engellenmesi söz konusu değildir. Tanık ve uzman
kişilerin dinlenilmesi yönündeki taleplerin reddedilmesi, ancak davayı uzatmak amacıyla
yapıldığının anlaşılması durumunda söz konusu olabilecektir. Öte yandan bu konuda yargı
mercilerinin anılan yetkiyi keyfî bir şekilde kullanmasını engelleyecek güvencelere de yer
verildiği görülmektedir. Bu çerçevede 5271 sayılı Kanun’un 272. maddesinin (2) numaralı
fıkrasında, hükümden önce verilip hükme esas teşkil eden veya başka kanun yolu
öngörülmemiş olan mahkeme kararlarına karşı hükümle birlikte istinaf yoluna
başvurulabileceği açıkça düzenlenmiştir. Ayrıca hâkimin kendisine tanınan yetkiyi müdafi
yardımından yararlanma hakkını etkisiz kılacak şekilde kullanıp kullanmadığı Anayasa
Mahkemesine yapılan bireysel başvurularda da denetlenebilecektir. Bu yönleriyle tanık ve
uzman kişilerin dinletilmesine getirilen sınırlamayla amaçlanan kamu yararı ile bireyin adil
yargılanma hakkı arasındaki makul dengenin gözetildiği anlaşılmaktadır. Bu itibarla tanık
veya uzman kişilerin dinletilmesi talebinin davayı uzatmak amacıyla yapıldığının anlaşılması
durumunda anılan taleplerin reddedilmesine imkân tanıyan kuralın, adil yargılanma hakkına
orantısız dolayısıyla ölçüsüz bir sınırlama getirdiği söylenemez.

68. Açıklanan nedenlerle kural, Anayasa’nın 13. ve 36. maddelerine aykırı değildir,
îptal talebinin reddi gerekir.

Celal Mümtaz AKINCI bu görüşe katılmamıştır.

E. Kanun’un 5. Maddesiyle 5271 Sayılı Kanun’un 188. Maddesinin (1)
Numaralı Fıkrasına Eklenen Cümlenin İncelenmesi

1. İptal Talebinin Gerekçesi

69. Dava dilekçesinde özetle; zorunlu müdafiin duruşmada hazır bulunmasının
çelişmeli yargılama ve muhakemenin kolektifliği ilkesinin tabii bir sonucu olduğu, dava
konusu kuralla müdafi olmadan duruşmaya devam edilmesine imkân tanınmasının adil
yargılama hakkının unsurları olan çelişmeli yargılama ve silahların eşitliği ilkeleriyle
bağdaşmadığı belirtilerek kuralın Anayasa’nın 36. maddesine aykırı olduğu ileri sürülmüştür.

2. Anayasa’ya Aykırılık Sorunu

70. Dava konusu kuralda müdafiin mazeretsiz olarak duruşmaya gelmemesi veya
duruşmayı terk etmesi hâlinde duruşmaya devam edilebileceği hüküm altına alınmıştır.



71. Müdafi yardımından yararlanma hakkı savunma hakkının kullanılması ve maddi
gerçeğin ortaya çıkarılması, dolayısıyla etkin kovuşturma bakımından büyük önem taşımakta;
başka bir ifadeyle sanığın müdafi vasıtasıyla kovuşturma aşamasında kendini savunması, adil
bir yargılamaya ve bu yargılama sonucunda verilecek hükmün maddi gerçekle örtüşmesine
imkân sağlamaktadır.

72. Öte yandan müdafi yardımından yararlanma hakkı savunma hakkının etkin bir
şekilde kullanılmasını sağlayarak çelişmeli yargılama ve silahların eşitliği ilkelerine de hayat
vermektedir. Sanığın suçlu olduğunun ispatlanmasında dahi müdafiin duruşmada hazır
bulunarak yargılamanın hukuka uygun bir şekilde yapılmasını gözetme yetkisi bulunmaktadır.
Ancak müdafi yardımından yararlanma hakkı, müdafiin her duruşmada hazır bulunmasını
zorunlu kılmamaktadır.

73. 5271 sayılı Kanun’un Üçüncü Kitap Birinci Kısım İkinci Bölümünde ceza
muhakemesindeki duruşma süreci düzenlenmiştir. Bu çerçevede Kanun’un ‘'Duruşmada hazır
bulunacaklar” kenar başlıklı 188. maddesinin (1) numaralı fıkrasının birinci cümlesinde
duruşmada hükme katılacak hâkimler ve Cumhuriyet savcısı ile zabıt kâtibinin ve Kanun’un
zorunlu müdafiliği kabul ettiği hâllerde müdafiin hazır bulunmasının şart olduğu hükme
bağlanmıştır. Bu kural uyarınca amlan kişilerden herhangi birinin bulunmaması hâlinde
duruşma açılması ve bu çerçevede yargılama sonucuna etki edecek esaslı bir işlem olma
niteliği taşımasa bile duruşmaya ilişkin herhangi bir işlemin yapılması mümkün değildir.
Dava konusu kuralla ise anılan hükme zorunlu müdafi yönünden bir istisna getirilmiş ve
müdafiin mazeretsiz olarak duruşmaya gelmemesi veya duruşmayı terk etmesi hâlinde
duruşmaya devam edilebileceği hüküm altına alınmıştır. Anılan istisna getirilirken 5271 sayılı
Kanun’da müdafi yardımından yararlanma hakkı yönünden söz konusu kurallarda herhangi
bir değişiklik öngörülmemiş; bu bağlamda örneğin 5271 sayılı Kanun’un zorunlu müdafi
olmaksızın sanığın savunmasının alınamayacağını düzenleyen 150. ve 151. maddelerinde bir
değişiklik yapılmamıştır. Bu itibarla dava konusu kuralla yapılan değişiklik sonrasında
sanığın müdafîinin huzurunda savunması alınmaksızın yargılamanın tamamlanarak hüküm
kurulması da mümkün değildir. Dolayısıyla dava konusu kuralın yargılamanın sonucuna etkili
esaslı işlemlerin yapıldığı ve bu nedenle müdafi yardımının etkili olduğu duruşmaların müdafi
yokluğunda yapılabilmesine imkân tanıdığı şeklinde anlaşılması mümkün değildir. Bu
çerçevede dava konusu kuralla yapılan düzenlemenin anlam ve kapsamının 5271 sayılı
Kanun’un konuyla ilgili diğer hükümleriyle birlikte değerlendirilerek ve özellikle Kanun’da
yer alan müdafi yardımından yararlanma hakkına ilişkin kurallar gözetilerek ortaya konulması
gerekmektedir.

74. 5271 sayılı Kanun’un 150. maddesinin (1) numaralı fıkrasında, şüpheli veya
sanıktan kendisine bir müdafi seçmesinin isteneceği, müdafi seçebilecek durumda olmadığını
beyan eden şüpheli veya sanığa talebi hâlinde bir müdafi görevlendirileceği belirtilmiş;
maddenin (2) ve (3) numaralı fıkralarında ise sanık veya şüphelinin çocuk veya kendisini
savunamayacak derecede malul ya da sağır ve dilsiz olması durumunda talep aranmaksızın
müdafi görevlendirileceği, ayrıca alt sının beş yıldan fazla hapis cezasını gerektiren suçlardan
dolayı yapılan soruşturma ve kovuşturmada da aynı şekilde müdafi görevlendirileceği
düzenlenerek devletin yargılamaların adil bir şekilde gerçekleştirilmesini sağlama yönündeki
pozitif ödevi kapsamında bazı kanuni güvencelere yer verilmiştir.



75. Kanun’un 149. maddesinin (1) numaralı fıkrasında, şüpheli veya sanığın
soruşturma ve kovuşturmanın her aşamasında müdafi yardımından yararlanabileceği
belirtilmiş; (3) numaralı fıkrasında da soruşturma ve kovuşturma evrelerinin her aşamasında
avukatın şüpheli veya sanıkla görüşme, ifade alma veya sorgu süresince yanında olma ve
hukuki yardımda bulunma hakkının engellenemeyeceği ve kısıtlanamayacağı hüküm altına
altına alınmıştır.

76. Müdafi görevini yerine getirmediğinde yapılacak işlemler ise Kanun’un 151.
maddesinde düzenlenmiştir. Bu çerçevede 150. maddeye göre görevlendirilen müdafi,
duruşmada hazır bulunmaz veya vakitsiz olarak duruşmadan çekilir ya da görevini yerine
getirmekten kaçınırsa hâkim veya mahkeme derhâl başka bir müdafi görevlendirilmesi için
gerekli işlemi yapacaktır. Bu durumda mahkeme oturuma ara verebileceği gibi oturumun
ertelenmesine de karar verebilecektir. Eğer yeni müdafi savunmasını hazırlamak için yeterli
zaman olmadığım açıklarsa oturum ertelenecektir.

77. Anılan hükümler bir bütün olarak dikkate alındığında zorunlu müdafiin
bulunmadığı duruşmada yargılamanın sonucuna etki edebilecek nitelikteki hiçbir esaslı
işlemin yapılmasının mümkün olmadığı sonucuna ulaşılmaktadır. Özellikle 151. maddenin (1)
numaralı fıkrasında “...müdafı(in) ... vakitsiz olarak duruşmadan çekilme^...” ibaresine
yer verilerek anılan durumda duruşmaya devam edilemeyeceğinin öngörülmesi ve aynı
maddenin (2) numaralı fıkrasında yeni müdafi savunmasını hazırlamak için yeterli zamanının
olmadığını açıkladığında oturumun ertelenmesine karar verilmesi zorunluluğunun bulunması
anılan anlayışı teyit etmektedir. Öte yandan müdafi huzurunda yapılan duruşmalarda bile
müdafmin görevini yapmaktan kaçındığı durumlarda duruşmaya devam edilemeyeceğinin
hükme bağlandığı görülmektedir.

78. Söz konusu hükümler 5271 sayılı Kanun’un Birinci Kitabının “Savunma”
başlıklı Altıncı Kısmının “Müdafi Seçimi, Görevlendirilmesi, Görev ve Yetkileri” başlıklı
Birinci Bölümünde; dava konusu kural ise 5271 sayılı Kanun’un Üçüncü Kitap Birinci
Kısmının “Duruşma” başlıklı ikinci Bölümünde yer alan 188. maddesinde düzenlenmiştir.
Dava konusu kuralla birlikte bir önceki paragrafta belirtilen ve yargılamanın sonucuna etki
edecek nitelikteki esaslı işlemlerin yapıldığı duruşmada zorunlu müdafi yardımından
yararlanma hakkının smırlanamayacağmı öngören düzenlemelerde herhangi bir değişiklik
yapılmamıştır. Dolayısıyla dava konusu kuralla veya ilişkili başka düzenlemelerle anılan
hükümlerin açık veya zımni olarak ilga edilmesi söz konusu olmayıp kuralın anlam ve
kapsamının söz konusu hükümlerle birlikte değerlendirilerek belirlenmesi gerekmektedir.
Kanun koyucunun istemesi hâlinde sanığın yargılama aşamasında müdafi yardımından
yararlanma hakkını düzenleyen anılan kurallarda değişiklik yaparak zorunlu müdafi
yardımından yararlanma hakkını sınırlandırması mümkün iken bu yola gitmeyerek sadece
zorunlu müdafi olmaksızın duruşma yapılamayacağını düzenleyen kurala bir istisna getirmesi,
dava konusu kuralın müdafi yardımından yararlanma hakkını zedelemeyecek nitelikteki
işlemlerin yapıldığı duruşmanın yapılabilmesine imkân tanımak amacıyla getirildiğini
göstermektedir.

79. Bu çerçevede dava konusu kuralın yargılamanın sonucuna etkili esaslı herhangi
bir işlemin yapıldığı duruşmada müdafi yardımından yararlanma imkânını sınırlamak
amacıyla değil, zorunlu müdafiin bulunmaması hâlinde yargılamanın sonucuna etki edecek
esaslı bir işlem kalmasa dahi duruşma yapılmasını engelleyen kurala bir istisna sağlanması



amacıyla getirildiği anlaşılmaktadır. Diğer bir ifadeyle dava konusu kural ceza adaletinin
hakkaniyete uygun bir şekilde gerçekleşmesi için müdafi görevlendirilmesinin zorunlu olduğu
hâllerde müdafi yardımı sağlanmaksızm duruşmaya devam edilmesini öngörmemektedir. Bu
çerçevede kuralın lafzı ve Kanun’un ilgili diğer hükümleri dikkate alındığında kuralın
yargılamanın sonucuna etkili olabilecek esaslı her türlü yargılama işleminin tamamlanmasına
rağmen zorunlu müdafiin herhangi bir mazereti olmadığı hâlde davayı uzatmak amacıyla
duruşmaya gelmemesi veya duruşmayı terk etmesi nedeniyle yargılamaların zamanında
bitirilememesini önlemek amacıyla öngörüldüğü sonucuna ulaşılmaktadır.

80. Daha önce de belirtildiği üzere Anayasa’nın 36. maddesinde güvenceye bağlanan
adil yargılanma hakkının önemli unsurlarından biri de makul sürede yargılanma hakkıdır.
Anayasa’nın 141. maddesinin son fıkrasında “Davaların en az giderle ve mümkün olan
süratle sonuçlandırılması yargının görevidir” denilmek suretiyle davaların makul bir süre
içinde bitirilmesi gerekliliği açıkça ifade edilmiştir. Bu hak gereğince devlet, yargılamaların
gereksiz yere uzamasını engelleyecek etkin çareler oluşturmak zorundadır (AYM, E.2013/4,
K.2013/35, 28/2/2013). Buna göre yargılamaların adil bir şekilde gerçekleştirilmesini
sağlamak amacıyla bazı durumlarda sanığa zorunlu müdafi atanması ve sanığın amlan müdafi
yardımından yararlandırılması devletin yerine getirmekle yükümlü olduğu pozitif ödevi
kapsamında kaldığı gibi yargılamaların gereksiz yere uzamasını engelleyerek makul sürede
sonuçlandırılmasını sağlamak da devletin pozitif yükümlülüğü kapsamındadır. Bu durumda
her iki yükümlülük arasında makul bir dengenin gözetilip gözetilmediğinin değerlendirilmesi
gerekmektedir.

81. Dava konusu kuralla zorunlu müdafiin yokluğunda duruşmaya devam
edilebilmesine imkân verilmekle birlikte bu ancak müdafiin herhangi bir mazereti olmaksızın
duruşmaya gelmemesi veya duruşmayı terk etmesi hâlinde mümkün olabilecektir. Bir başka
ifadeyle kuralın yargılamanın sürüncemede bırakılmasına neden olacak kötü niyetli
girişimleri engellemek amacıyla öngörüldüğü anlaşılmaktadır. Öte yandan Kanun’un diğer
hükümlerinde yer alan güvenceler, söz konusu iznin yargılamanın sonucuna etkili olan esaslı
işlemlerin yapıldığı duruşmada uygulama alanı bulmasına engel olmaktadır. Buna göre
yargılamanın adil bir şekilde gerçekleştirilmesini sağlamak amacıyla bazı durumlarda sanığa
zorunlu müdafi atanması ve sanığın müdafi yardımından yararlandırılmasına ilişkin
yükümlülük ile davaların makul sürede bitirilmesi yükümlülüğü arasındaki makul dengenin
gözetildiği kuralda Anayasa’nın 36. maddesini ihlal eden bir yön bulunmamaktadır.

82. Açıklanan nedenlerle kural Anayasa’nın 36. maddesine aykırı değildir. İptal
talebinin reddi gerekir.

Zühtü ARSLAN, Engin YILDIRIM, Haşan Tahsin GÖKCAN, Recep KÖMÜRCÜ
ve Celal Mümtaz AKINCI bu görüşe katılmamışlardır.

F. Kanun’un 6. Maddesiyle 5275 Sayılı Kanun’un 59. Maddesine Eklenen (5)
Numaralı Fıkranın İncelenmesi

1. Anlam ve Kapsam

83. 5275 sayılı Kanun’un 59. maddesinde hükümlünün avukatla görüşme hakkına
ilişkin usul ve esaslar düzenlenmiştir.



84. Maddenin (1) numaralı fıkrasında, hükümlünün avukatlık mesleğinin icrası
çerçevesinde avukatları ile vekâletnamesi olmaksızın en çok üç kez görüşme hakkına sahip
olduğu belirtilmiştir.

85. Maddenin (2) numaralı fıkrasında, avukat ile görüşmenin -meslek kimliğinin
ibrazı üzerine- tatil günleri dışında ve çalışma saatleri içinde, bu iş için ayrılan görüşme
yerlerinde, konuşulanların duyulamayacağı ancak güvenlik nedeniyle görülebileceği bir
biçimde yapılacağı belirtilmiş; (4) numaralı fıkrasında, görüşme sırasında hükümlünün
avukatına veya avukatın hükümlüye verdiği belge veya belge örneklerinin, dosyaların ve
aralarındaki konuşmaya ilişkin olarak kendilerinin tuttukları kayıtların incelenemeyeceği,
hükümlünün avukatı ile yaptığı görüşmenin dinlenemeyeceği ve kayda alınamayacağı ifade
edilmiştir. Böylece avukat ile hükümlü arasındaki görüşmelerin gizliliği güvence altına
alınmıştır.

86. Dava konusu kuralda ise bu duruma istisna getirilerek 5237 sayılı Kanun’un 220.
maddesinde ve İkinci Kitap Dördüncü Kısım Dördüncü, Beşinci, Altıncı ve Yedinci
Bölümlerinde tanımlanan suçlar ile 12/4/1991 tarihli ve 3713 sayılı Terörle Mücadele Kanunu
kapsamına giren suçlardan mahkûm olanların avukatları ile görüşmelerinde, toplumun ve ceza
infaz kurumunun güvenliğinin tehlikeye düşürüldüğüne, terör örgütü veya diğer suç
örgütlerinin yönlendirildiğine, bu örgütlere emir ve talimat verildiğine veya yorumları ile
gizli, açık ya da şifreli mesajlar iletildiğine ilişkin bilgi, bulgu veya belge elde edilmesi
hâlinde Cumhuriyet başsavcılığının istemi ve infaz hâkiminin kararıyla üç ay süreyle;
görüşmelerin teknik cihazla sesli veya görüntülü olarak kaydedilebileceği, hükümlü ile
avukatın yaptığı görüşmeleri izlemek amacıyla görevlinin görüşmede hazır
bulundurulabileceği, hükümlünün avukatına veya avukatın hükümlüye verdiği belgelere veya
belge örneklerine, dosyalara ve aralarındaki konuşmalara ilişkin tuttukları kayıtlara
elkonulabileceği veya görüşmelerin gün ve saatlerinin sınırlandırılabileceği hüküm altına
alınmıştır.

87. Kuralın atıfta bulunduğu 5237 sayılı Kanun’un 220. maddesinde suç işlemek
amacıyla örgüt kurma, örgüte üye olma gibi örgüt suçları; İkinci Kitap Dördüncü Kısım
Dördüncü, Beşinci, Altıncı ve Yedinci Bölümlerinde ise devletin güvenliğine karşı suçlar,
anayasal düzene ve bu düzenin işleyişine karşı suçlar, millî savunmaya karşı suçlar, devlet
sırlarına karşı suçlar ve casusluk suçları düzenlenmiştir. Kurala göre bu suçlardan mahkûm
olanların avukatlarıyla görüşmeleri yukarıda belirtilen usul ve esaslara göre
sınırlandırılabilecektir.

2. İptal Talebinin Gerekçesi

88. Dava dilekçesinde özetle; hükümlülerin avukatla serbest bir şekilde görüşme
hakkının hak arama hürriyetinin bir uzantısı olduğu, dava konusu kuralla bu haldin sübjektif
koşullarla sınırlamalara tabi tutulmasının avukatla görüşme hakkının keyfî şekilde
sınırlandırılmasına sebebiyet vereceği, kuralda yer alan sınırlamaların hakkın özüne
dokunduğu ve ölçüsüz olduğu belirtilerek kuralın Anayasa’nın 13. ve 36. maddelerine aykırı
olduğu ileri sürülmüştür.



3. Anayasa’ya Aykırılık Sorunu

89. 6216 sayılı Kanun’un 43. maddesi uyarınca kural, ilgisi nedeniyle Anayasa’nm
20. maddesi yönünden de incelenmiştir.

90. Anayasa’nm “Özel hayatın gizliliği” başlıklı 20. maddesinin birinci fıkrasında;
herkesin özel hayatına ve aile hayatına saygı gösterilmesini isteme hakkına sahip olduğu, özel
hayatın ve aile hayatının gizliliğine dokunulamayacağı hüküm altına alınmıştır.

91. Aynı maddenin ikinci fıkrasında ise anılan hakka çeşitli sebeplere bağlı kalınarak
sınırlamalar getirilebileceği belirtilerek bu hakkın mutlak olmadığı kabul edilmiştir. Maddede
bu sınırlama sebepleri arasında millî güvenliğin ve kamu düzeninin korunması ile suç
işlenmesinin önlenmesi sebepleri de sayılmış, böylece bunlara dayalı olarak söz konusu
hakkın smırlandırılabilmesine izin verilmiştir. Ancak 20. maddenin ikinci fıkrasında söz
konusu sınırlandırmanın arama tedbirine özgü olarak yapılabileceği belirtildiğinden bu
sebepler 20. madde bağlamında dava konusu kural yönünden meşru bir sınırlandırma nedeni
olarak kabul edilmeyebilir. Bununla birlikte özel hayatın düzenlendiği maddede dava konusu
kural yönünden özel sınırlama sebeplerine yer verilmediğinin kabulü hâlinde dahi bu hakkın
Anayasa'da güvence altına alman diğer temel hak ve özgürlüklerin korunması veya
Anayasa’nm diğer maddelerinde devlete bir görev olarak yüklenen millî güvenliğin, kamu
düzeninin ve kamu güvenliğinin korunması gibi nedenlerle sınırlandırılması mümkündür.

92. Dava konusu kuralla örgüt kurma suçu ile devletin güvenliğine karşı suçlar,
anayasal düzene ve bu düzenin işleyişine karşı suçlar, millî savunmaya karşı suçlar, devlet
sırlarına karşı suçlar ve casusluk suçundan mahkûm olanların avukatlarıyla görüşmelerine
birtakım kısıtlamalar getirilmiştir. Bu çerçevede kuralın hükümlülerin özel hayatına saygı
hakkına sınırlama getirdiği açıktır.

93. Hükümlünün avukatıyla mahremiyet içinde belirli aralıklarla görüşmesi cezanın
infazı aşamasında alacağı hukuki yardım bakımından önemli olduğu gibi ceza infaz kurumu
dışındaki özel yaşamıyla ilgili doğru kararlar verebilmesi açısından da son derece önemlidir.
Bu nedenle 5275 sayılı Kanun’da cezanın infazı aşamasında da avukatla görüşme hakkı özel
olarak düzenlenerek güvence altına alınmıştır.

94. Bu kapsamda 5275 sayılı Kanun’un 59. maddesinin (2) numaralı fıkrasında
belirtilen güvencelere yer verilerek avukatla hükümlünün görüşmelerinin gizliliği
sağlanmıştır.

95. Kuralla yukarıda sayılan suçlardan hükümlü olanların avukatları ile
görüşmelerinde toplumun ve ceza infaz kurumunun güvenliğinin tehlikeye düşürüldüğüne,
terör örgütü veya diğer suç örgütlerinin yönlendirildiğine, bu örgütlere emir ve talimat
verildiğine veya yorumları ile gizli, açık ya da şifreli mesajlar iletildiğine ilişkin bilgi, bulgu
veya belge elde edilmesi hâlinde görüşmelere birtakım kısıtlamaların getirilmesi
öngörülmüştür. Kuralın ceza infaz kuramlarının güvenliğinin sağlanması, millî güvenlik ve
kamu düzeni yönünden önem arz eden suçların işlenmesinin önlenmesi amacıyla
öngörüldüğü, bu yönüyle anayasal açıdan meşru bir sınırlama amacına sahip olduğu
anlaşılmaktadır.



96. Devletin hükümlülerin özel hayatlarına saygı gösterme yükümlülüğü bulunmakla
birlikte ceza infaz kuramlarının güvenliğini ve genel olarak toplumun güvenliğini gözetme
yükümlülüğü de bulunmaktadır. Bu yönüyle kuralla getirilen sınırlamanın ceza infaz
kuramlarının güvenliğinin sağlanması ile millî güvenlik ve kamu düzeni yönünden önem arz
eden suçların işlenmesinin önlenmesi amaçlarına ulaşılması bakımından elverişli ve gerekli
olmadığı söylenemez.

97. Öte yandan kuralla yukarıda sayılan suçlardan hükümlü olanların tümü yönünden
kategorik bir sınırlama getirilmemekte; bu hükümlülerin avukatları ile görüşmelerinde
toplumun ve ceza infaz kurumunun güvenliğinin tehlikeye düşürüldüğüne, terör örgütü veya
diğer suç örgütlerinin yönlendirildiğine, bu örgütlere emir ve talimat verildiğine veya
yorumları ile gizli, açık ya da şifreli mesajlar iletildiğine ilişkin bilgi, bulgu veya belge elde
edilmesi durumunda anılan görüşmelere çeşitli kısıtlamalar getirilmesine izin verilmektedir.
Ayrıca kuralda kısıtlama için belli bir süre öngörüldüğü ve kısıtlama kararı verme yetkisinin
yargı organlarına bırakıldığı anlaşılmaktadır.

98. Öte yandan infaz hâkimi tarafından verilen kısıtlamaya ilişkin kararlar 5275
sayılı Kanun’un 59. maddesinin (9) numaralı fıkrası uyarınca itiraza tabi tutulmuştur. İlgililer
verilen kısıtlama kararının mevzuata aykırı olduğu iddiasıyla infaz hâkimliğinin kurulduğu
yer ağır ceza mahkemesine itirazda bulunma hakkına sahiptirler. Bu yönüyle Kanun’da anılan
yetkinin keyfî bir şekilde kullanılmasını önleyecek yasal güvencelere de yer verildiği
görülmektedir.

99. Anılan güvenceler gözetildiğinde sınırlamayla ulaşılmak istenen amaç ile özel
hayata saygı hakkına ilişkin bireysel yarar arasında bulunması gereken makul dengenin
gözetildiği anlaşılmaktadır. Bu itibarla hükümlü ile avukatın görüşmesine kısıtlama öngören
kuralın özel hayata saygı hakkına orantısız, dolayısıyla da ölçüsüz bir sınırlama getirdiği
söylenemez,

100. Açıklanan nedenlerle kural Anayasa’nm 13. ve 20. maddelerine aykırı değildir.
İptal talebinin reddi gerekir.

Kuralın Anayasa’nm 36. maddesiyle ilgisi görülmemiştir.

G. Kanun’un 6. Maddesiyle 5275 Sayılı Kanun’un 59. Maddesine Eklenen (10)
Numaralı Fıkranın “Bu madde hükümleri 9 uncu maddenin üçüncü fıkrasına göre yüksek
güvenlikli ceza infaz kuramlarında bulunan hükümlüler ... hakkında da uygulanır.”
Bölümünün İncelenmesi

1. İptal Talebinin Gerekçesi

101. Dava dilekçesinde özetle; dava konusu kuralla avukatla görüşme hakkının 5275
sayılı Kanun’un 9. maddesinin üçüncü fıkrasına göre yüksek güvenlikli ceza infaz
kuramlarında bulunan hükümlüler yönünden Kanun’un 59. maddesinin (5) numaralı fıkrası
çerçevesinde sübjektif koşullarla sınırlamalara tabi tutulmasının anılan hakkın keyfî şekilde
sınırlandırılmasına sebebiyet vereceği, kuralda yer alan sınırlamaların hakkın özüne
dokunduğu ve ölçüsüz olduğu belirtilerek kuralın Anayasa’nm 13. ve 36. maddelerine aykırı
olduğu ileri sürülmüştür.



2. Anayasa’ya Aykırılık Sorunu

102. 6216 sayılı Kanun’un 43. maddesi uyarınca kural, ilgisi nedeniyle Anayasa’nın
20. maddesi yönünden de incelenmiştir.

103. Dava konusu kuralda 5275 sayılı Kanun’un 59. maddesinin aynı Kanun’un 9.
maddesinin (3) numaralı fıkrasına göre yüksek güvenlikli ceza infaz kuramlarında bulunan
hükümlüler hakkında da uygulanacağı hüküm altına alınmıştır.

104. Kanun’un 59. maddesinde hükümlülerin avukatla görüşme hakkına ilişkin usul
ve esaslar düzenlenmiştir. Dava dilekçesinde kuralla maddenin (5) numaralı fıkrası
çerçevesinde avukatla görüşme hakkına getirilen kısıtlamaların Anayasa’ya aykırılığı ileri
sürüldüğünden kural, söz konusu maddenin hükümlünün avukatla görüşmesinde uygulanacak
kısıtlamaları düzenleyen (5) numaralı fıkrası yönünden incelenmiştir.

105. 5275 sayılı Kanun’un 9. maddesinin (3) numaralı fıkrasında; eylem ve tutumları
nedeniyle tehlikeli hâlde bulunan, özel gözetim ve denetim altında bulundurulmaları gerekli
olduğu saptananlar ile bulundukları kuramlarda düzen ve disiplini bozanların veya iyileştirme
tedbir, araç ve usullerine ısrarla karşı koyanların yüksek güvenlikli ceza infaz kuramlarına
gönderileceği belirtilmiştir. Dava konusu kurala göre Kanun’un 59. maddesinin (5) numaralı
fıkrasında sayılan görüşmelerin teknik cihazla sesli veya görüntülü olarak kaydedilmesi,
hükümlü ile avukatın yaptığı görüşmeleri izlemek amacıyla görevlinin görüşmede hazır
bulundurulabilmesi, hükümlünün avukatına veya avukatın hükümlüye verdiği belge veya
belge örneklerine, dosyalar ve aralarındaki konuşmalara ilişkin tuttukları kayıtlara
elkonulabilmesi veya görüşmelerin gün ve saatlerinin sınırlandırılabilmesi şeklindeki
avukatla görüşme hakkına getirilen kısıtlamalar, Kanun’un 9. maddesinin (3) numaralı fıkrası
uyarınca yüksek güvenlikli ceza infaz kuramlarında bulunan hükümlüler hakkında da
uygulanacaktır.

106. Bir önceki başlık altında incelenen Kanun’un 59. maddesinin (5) numaralı
fıkrasına yönelik gerekçeler, Kanun’un 9 maddesinin (3) numaralı fıkrası uyarınca yüksek
güvenlikli ceza infaz kuramlarında kalan hükümlüler için de geçerlidir.

107. Açıklanan nedenlerle kural 5275 sayılı Kanun’un 59. maddesinin (5) numaralı
fıkrası yönünden Anayasa’nın 13. ve 20. maddelerine aykırı değildir. îptal talebinin reddi
gerekir.

Kuralın Anayasa’nın 36. maddesiyle ilgisi görülmemiştir.

Ğ. Kanun’un 6. Maddesiyle 5275 Sayılı Kanun’un 59. Maddesine Eklenen (10)
Numaralı Fıkrasının “...ile beşinci fıkradaki suçlardan hükümlü olup, başka bir suçtan
dolayı şüpheli veya sanık sıfatıyla avukatıyla görüşen hükümlüler...” Bölümünün
İncelenmesi

1. Anlam ve Kapsam

108. Dava konusu kuralda; 5275 sayılı Kanun’un 59. maddenin (5) numaralı
fıkrasındaki suçlardan hükümlü olup başka bir suçtan dolayı şüpheli veya sanık sıfatıyla



avukatıyla görüşen hükümlüler hakkında da 59. madde hükümlerinin uygulanacağı hüküm
altına alınmıştır.

109. Kanun’un 59. maddesinin (5) numaralı fıkrasında sayılan suçlar, 5237 sayılı
Kanun’un 220. maddesinde düzenlenen örgüt suçları, İkinci Kitap Dördüncü Kısım
Dördüncü, Beşinci, Altıncı ve Yedinci Bölümlerinde düzenlenen devletin güvenliğine karşı
suçlar, anayasal düzene ve bu düzenin işleyişine karşı suçlar, millî savunmaya karşı suçlar,
devlet sırlarına karşı suçlar ve casusluk suçlarıdır.

110. Dava konusu kurallara göre 5237 sayılı Kanun’un 220. maddesinde düzenlenen
örgüt suçları, devletin güvenliğine karşı suçlar, anayasal düzene ve bu düzenin işleyişine karşı
suçlar, millî savunmaya karşı suçlar, devlet sırlarına karşı suçlar ve casusluk suçundan
hükümlü olup başka bir suçtan dolayı şüpheli veya sanık avukatıyla görüşen hükümlülerin
avukatları ile görüşmelerinde de 5275 sayılı Kanun’un 59. maddesi uygulanacaktır.

2. İptal Talebinin Gerekçesi

111. Dava dilekçesinde özetle; dava konusu kuralla avukatla görüşme hakkının 5275
sayılı Kanun’un 59. maddesinin (5) numaralı fıkrasında belirtilen suçlardan hükümlü olup
başka bir suçtan dolayı şüpheli veya sanık sıfatıyla avukatıyla görüşen hükümlüler yönünden
anılan fıkra çerçevesinde sübjektif koşullarla sınırlamalara tabi tutulmasının anılan hakkın
keyfî şekilde sınırlandırılmasına sebebiyet vereceği, kuralda yer alan sınırlamaların hakkın
özüne dokunduğu ve ölçüsüz olduğu belirtilerek kuralın Anayasa’nm 13. ve 36. maddelerine
aykırı olduğu ileri sürülmüştür.

3. Anayasa’ya Aykırılık Sorunu

112. Dava dilekçesinde kuralla anılan maddenin (5) numaralı fıkrasında öngörülen
kural çerçevesinde avukatla görüşme hakkına getirilen kısıtlamaların Anayasa’ya aykırılığı
ileri sürüldüğünden kural, söz konusu maddenin hükümlünün avukatla görüşmesinde
uygulanacak kısıtlamaları düzenleyen (5) numaralı fıkrası yönünden incelenmiştir.

113. Kurala göre Kanun’un 59. maddesinin (5) numaralı fıkrasında sayılan
görüşmelerin teknik cihazla sesli veya görüntülü olarak kaydedilmesi, hükümlü ile avukatın
yaptığı görüşmeleri izlemek amacıyla görevlinin görüşmede hazır bulundurulabilmesi,
hükümlünün avukatına veya avukatın hükümlüye verdiği belge veya belge örneklerine,
dosyalar ve aralarındaki konuşmalara ilişkin tuttukları kayıtlara elkonulabilmesi veya
görüşmelerin gün ve saatlerinin sınırlandırılabilmesi şeklindeki avukatla görüşme hakkına
getirilen kısıtlamalar, 5237 sayılı Kanun’un 220. maddesinde düzenlenen örgüt suçları ile
devletin güvenliğine karşı suçlar, anayasal düzene ve bu düzenin işleyişine karşı suçlar, millî
savunmaya karşı suçlar, devlet sırlarına karşı suçlar ve casusluk suçundan hükümlü olup
başka bir suçtan dolayı şüpheli veya sanık sıfatıyla avukatıyla görüşen hükümlüler hakkında
da uygulanacaktır.

114. Kural, Kanun’un 59. maddesinin (5) numaralı fıkrasında belirtilen suçlardan
hükümlü olmakla birlikte başka bir suçtan dolayı şüpheli veya sanık sıfatıyla soruşturma ve
kovuşturmaları devam eden kişilerin avukatları ile görüşmelerine bazı kısıtlamalar



öngörmektedir. Bu yönüyle kural devam eden soruşturma ve kovuşturmalar bakımından
müdafi yardımından yararlanma hakkına sınırlama getirmektedir.

115. Anayasa’nın 36. maddesiyle güvence altına alınan müdafi yardımından
yararlanma hakkı hem savunma hakkının etkin bir şekilde kullanılmasını sağlamakta hem de
çelişmeli yargılama ve silahların eşitliği ilkelerine hayat vermektedir. Müdafi yardımı
özellikle şüpheli veya sanığın yaşı, ruhsal durumu veya isnat olunan suçun ağırlığı gibi
nedenlerden dolayı savunma makamının özel olarak desteklenmesinin gerektiği hâllerde etkili
bir savunma yapabilmesi ve maddi gerçeğin ortaya çıkarılması bakımından önem
taşımaktadır.

116. Müdafi yardımından etkili bir şekilde yararlanmanın ilk koşulu ise müdafi ile
yapılan görüşmelerin belli bir gizlilik içinde gerçekleştirilmesidir. Şüpheli veya sanığm
müdafi ile özgür bir şekilde bilgi alışverişinde bulunması için mahremiyet büyük önem
taşımaktadır. Şüpheli veya sanığın müdafi ile yapacağı görüşmelerde mahremiyet olmaması
müdafîden alacağı hizmetin faydasını en alt düzeye indirecektir. Bu nedenle meşru amaçlarla
avukatla görüşme hakkına kısıtlama getirilirken bu kısıtlamayla savunma hakkı arasındaki
denge gözetilmeli, kısıtlama hiçbir şekilde savunma hakkının etkili bir şekilde kullanılmasına
engel olmamalıdır. Meşru bir amaçla kısıtlama yapılsa dahi soruşturma ve kovuşturması
devam eden kişilere savunma hakkının etkin bir şekilde kullanımı bakımından yeterli
güvencelerin tanınması gerekir.

117. Kuralla 5237 sayılı Kanun’un 220. maddesi kapsamındaki örgüt suçları ile
devletin güvenliğine karşı suçlar, anayasal düzene ve bu düzenin işleyişine karşı suçlar, millî
savunmaya karşı suçlar, devlet sırlarına karşı suçlar ve casusluk suçundan hükümlü olup
başka bir suçtan dolayı şüpheli veya sanık sıfatıyla avukatıyla görüşen hükümlülerin
avukatları ile görüşmelerinin teknik cihazla sesli veya görüntülü olarak kaydedilmesine,
görüşmeleri izlemek amacıyla görevlinin hazır bulundurulmasına, hükümlülerin avukatına
veya avukatın bu kişilere verdiği belge veya belge örneklerine, dosyalar ve aralarındaki
konuşmalara ilişkin tuttukları kayıtlara el konulabilmesine, görüşmelerin gün ve saatlerinin
sınırlandırılmasına izin verilmektedir. Dolayısıyla kuralla müdafi yardımından yararlanma
hakkına sınırlama getirildiği açık olup anılan sınırlamanın Anayasa’nın 13. maddesine uygun
olup olmadığının incelenmesi gerekir.

118. Daha önce de belirtildiği üzere Anayasa’nın 36. maddesinde bu hak yönünden
özel sınırlama sebeplerine yer verilmemiş ise de bu hakkın Anayasa'da güvence altına alman
diğer temel hak ve özgürlüklerin korunması veya Anayasa’nın diğer maddelerinde devlete bir
görev olarak yüklenen millî güvenliğin, kamu düzeninin ve kamu güvenliğinin korunması gibi
nedenlerle sınırlandırılması mümkündür. Dava konusu kuralla da 5237 sayılı Kanun’un 220.
maddesi kapsamındaki örgüt suçları ile devletin güvenliğine karşı suçlar, anayasal düzene ve
bu düzenin işleyişine karşı suçlar, millî savunmaya karşı suçlar, devlet sırlarına karşı suçlar ve
casusluk suçundan hükümlü olup başka bir suçtan dolayı şüpheli veya sanık olanların
avukatlarıyla görüşmesine bazı kısıtlamalar getirilmekte olup bu sınırlamayla ceza infaz
kuramlarının güvenliğinin sağlanması, millî güvenlik, kamu düzeni ve kamu güvenliğine
yönelik suçların önlenmesinin amaçlandığı anlaşılmaktadır. Bu yönüyle kuralla getirilen
sınırlamanın anayasal olarak meşru bir nedene dayanmadığı söylenemez. Ancak sınırlamanın
meşru bir nedene dayalı olması yeterli olmayıp hakkın özüne dokunmaması ve ölçülü de
olması gerekir.



119. Bir sınırlamanın hakkın özüne dokunmadığının kabulü için temel hakların
kullanılmasını ciddi surette güçleştirip amacına ulaşmasına engel olmaması ve etkisini
ortadan kaldırıcı bir nitelik taşımaması gerekir.

120. Dava konusu kuralla anılan suçlardan hükümlü olup başka suçlardan şüpheli
veya sanık olanların avukatlarıyla tüm görüşmelerinin kısıtlanması düzenlenmemekte, sadece
avukatları ile görüşmelerinde toplumun ve ceza infaz kurumunun güvenliğinin tehlikeye
düşürüldüğüne, terör örgütü veya diğer suç örgütlerinin yönlendirildiğine, bu örgütlere emir
ve talimat verildiğine veya yorumları ile gizli, açık ya da şifreli mesajlar iletildiğine ilişkin
bilgi, bulgu veya belge elde edildiği durumlarda görüşmelere bazı kısıtlamaların getirilmesi
öngörülmektedir. Bu yönüyle kuralla müdafi yardımından yararlanma hakkının kullanımının
ciddi surette güçleştirilip amacına ulaşmasının önlendiği ileri sürülemeyeceğinden kuralın
hakkın özüne dokunduğu söylenemez.

121. Hükümlü ile avukat arasındaki görüşmelerin gün ve saatlerinin kısıtlanması
müdafi yardımından yararlanma hakkına sınırlama getirmekle birlikte müdafi yardımından
yararlanma hakkı gözetilerek sanığın savunma hakkına zarar vermeyecek şekilde bu
kısıtlamanın uygulanması mümkündür. Ayrıca ilgililerin kısıtlama kararının savunma hakkını
etkisiz kılacak şekilde verildiği iddiasıyla mahkemeye itirazda bulunma, dolayısıyla bu
tedbirin müdafi yardımından yararlanma hakkına uygun olarak uygulanmasını sağlama
imkânları da bulunmaktadır. Bu itibarla hükümlü ile avukatın görüşmesinin gün ve saatlerinin
kısıtlanmasının yukarıda açıklanan nedenlerle meşru bir amacının bulunduğu anlaşıldığından
ve söz konusu tedbirin anılan amaca ulaşma bakımından elverişli, gerekli ve orantılı olmadığı
söylenemeyeceğinden bu tedbirin müdafi yardımından yararlanma hakkına ölçüsüz bir
sınırlama getirdiği ileri sürülemez.

122. Öte yandan şüpheli veya sanık ile avukatın görüşmesinin kaydedilmesi,
görüşmede görevlinin hazır bulundurulması ile bilgi ve belgelere elkonulması şeklindeki
kısıtlamaların anayasal bakımdan meşru bir amacının bulunduğu ve yapılan sınırlamanın
anılan amaca ulaşma bakımından gerekli ve elverişli olduğu söylenebilir. Ancak getirilen
sınırlamanın ölçülü olduğunun kabul edilebilmesi için elverişli ve gerekli olması yeterli
olmayıp orantılı da olması da gerekmektedir.

123. Belli koşullara bağlı da olsa şüpheli veya sanık ile avukatın görüşmesinin
kaydedilmesi, görüşmede görevlinin hazır bulundurulması ile bilgi ve belgelere elkonulması
şeklindeki kısıtlamalar doğrudan avukat ve müvekkil arasındaki mahremiyeti ortadan
kaldıracak niteliktedir. Belirtilen durumlarda şüpheli veya sanığın avukatı ile mahrem bilgileri
paylaşması, bilgi alışverişinde bulunması mümkün olmadığından avukatla görüşme hakkının
bu şekilde sınırlanması özellikle savunma makamının özel olarak desteklenmesinin gerektiği
hâllerde etkili bir savunma yapılabilmesi imkânını önemli ölçüde azaltabilir. Ayrıca kuralda
avukat-müvekkil görüşmesinin gizliliği ortadan kaldırılırken şüpheli veya sanığın etkili bir
hukuki yardım alabilmesi ve savunma hakkını etkili bir şekilde kullanması yönünde gerekli
olan güvencelerin de öngörülmediği anlaşılmaktadır. Müdafi yardımından yararlanma,
dolayısıyla savunma ve adil yargılanma hakkının hukuk devletindeki önemi dikkate
alındığında kuralla getirilen sınırlamanın kişiye yüklediği külfetin aşırı ve orantısız olduğu,
böylelikle şüpheli ve sanığın müdafii ile görüşmesinin kaydedilmesi, izlenmesi veya bilgi ve
belgelere el konulmasının müdafi yardımından yararlanma hakkına ölçüsüz bir sınırlama
getirdiği sonucuna ulaşılmıştır.



124. Açıklanan nedenlerle kural, 5275 sayılı Kanun’un 59. maddesinin (5) numaralı
fıkrasının “...görüşmeler teknik cihazla sesli veya görüntülü olarak kaydedilebilir, hükümlü
ile avukatın yaptığı görüşmeleri izlemek amacıyla görevli görüşmede hazır bulundurulabilir,
hükümlünün avukatına veya avukatın hükümlüye verdiği belge veya belge örnekleri, dosyalar
ve aralarındaki konuşmalara ilişkin tuttukları kayıtlara elkonulabilir... ” bölümü yönünden
Anayasa’nm 13. ve 36. maddelerine aykırıdır. İptali gerekir.

125. Kural, 5275 sayılı Kanun’un 59. maddesinin (5) numaralı fıkrasının geri kalan
bölümü yönünden ise Anayasa’nm 13. ve 36. maddelerine aykırı değildir. İptal talebinin reddi
gerekir.

H. Kanun’un 6. Maddesiyle 5275 Sayılı Kanun’un 59. Maddesine Eklenen (11)
Numaralı Fıkranın İncelenmesi

I. İptal Talebinin Gerekçesi

126. Dava dilekçesinde bir önceki başlıkta incelenen kuralla ilgili olarak ileri sürülen
gerekçelerle kuralın Anayasa’nm 13. ve 36. maddelerine aykırı olduğu ileri sürülmüştür.

2. Anayasa’ya Aykırılık Sorunu

127. 5275 sayılı Kanun’un 59. maddesinin (5) numaralı fıkrasında 5237 sayılı
Kanun’un 220. maddesinde ve İkinci Kitap Dördüncü Kısım Dördüncü, Beşinci, Altıncı ve
Yedinci Bölümlerinde tanımlanan suçlar ile 3713 sayılı Kanun kapsamına giren suçlardan
mahkûm olanların avukatları ile görüşmelerinde toplumun ve ceza infaz kurumunun
güvenliğinin tehlikeye düşürüldüğüne, terör örgütü veya diğer suç örgütlerinin
yönlendirildiğine, bu örgütlere emir ve talimat verildiğine veya yorumları ile gizli, açık ya da
şifreli mesajlar iletildiğine ilişkin bilgi, bulgu veya belge elde edilmesi hâlinde Cumhuriyet
başsavcılığının istemi ve infaz hâkiminin kararıyla üç ay süreyle, görüşmelerin teknik cihazla
sesli veya görüntülü olarak kaydedilebileceği, hükümlü ile avukatın yaptığı görüşmeleri
izlemek amacıyla görevlinin görüşmede hazır bulundurulabileceği, hükümlünün avukatına
veya avukatın hükümlüye verdiği belge veya belge örnekleri, dosyalar ve aralarındaki
konuşmalara ilişkin tuttukları kayıtlara el konulabileceği veya görüşmelerin gün ve saatlerinin
sınırlandırılabileceği hüküm altına alınmıştır.

128. Kanun’un anılan maddesinin (10) numaralı fıkrasında da söz konusu maddenin
(5) numaralı fıkrasındaki suçlardan hükümlü olup başka bir suçtan dolayı şüpheli veya sanık
sıfatıyla avukatıyla görüşen hükümlüler hakkında da 59. madde hükümlerinin uygulanacağı
belirtilmiştir.

129. Dava konusu kuralda ise tutuklular hakkında bu madde hükümlerine göre karar
vermeye soruşturma aşamasında sulh ceza hâkiminin, kovuşturma aşamasında ise
mahkemenin yetkili olduğu hüküm altına alınmıştır.

130. Anayasa’nm 142. maddesinde “Mahkemelerin kuruluşu, görev ve yetkileri,
işleyişi ve yargılama usulleri kanunla düzenlenir” hükmüne yer verilmiştir. Buna göre kanun
koyucu mahkemelerin kuruluşu, görev ve yetkileri, işleyişi ve yargılama usulleri hakkında



Anayasa kurallarına bağlı olmak kaydıyla ihtiyaç duyduğu düzenlemeyi yapma yetkisine
sahip bulunmaktadır.

131. Tutuktalar hakkında avukatla görüşme hakkına kısıtlama kararı verme yetkisi
dava konusu kuralla soruşturma aşamasında sulh ceza hâkimi, kovuşturma aşamasında ise
mahkemelere tanınarak müdafi yardımından yararlanma hakkına ilişkin sınırlamalara karar
verilmesine yargı güvencesi getirilmiştir. Avukatla görüşme hakkına getirilebilecek
sınırlamaların sebepleri, usulü, kapsamı, süresi ve İlgilileri Kanun’un 59. maddesinin (5) ve
(10) numaralı fıkralarında hükme bağlanmak suretiyle avukatla görüşme hakkına anılan
fıkralarla sınırlama getirilmiştir. Buna karşılık dava konusu kural, söz konusu sınırlamaların
yalnızca yargı kararıyla gerçekleşebileceğini öngörmekte olup anılan hakka yönelik
sınırlamanın sebebini oluşturmamaktadır. Bir başka deyişle kuralla avukatla görüşme hakkına
yönelik bir müdahalede bulunulmamakta, bu başlık altında inceleme konusu olmayan ve
anılan hakkın sınırlanması sonucunu doğuran diğer düzenlemelerin gereğinin yargı kararıyla
yerine getirilebileceği hükme bağlanmaktadır. Bu itibarla herhangi bir sınırlama öngörmeyen
kuralın müdafi yardımından yararlanma veya temel hak ve özgürlüklerin sınırlanma rejimini
düzenleyen anayasal hükümlere aykırı bir yönü bulunmamaktadır.

132. Açıklanan nedenlerle kural Anayasamın 13. ve 36. maddelerine aykırı değildir,
îptal talebinin reddi gerekir.

I. Kanun’un 33. Maddesiyle 1453 Sayılı Kanun’a Eklenen Geçici 1. Maddenin
İkinci Fıkrasının İncelenmesi

1. İptal Talebinin Gerekçesi

133. Dava dilekçesinde özetle; Jandarma Genel Komutanlığı, Jandarma ve Sahil
Güvenlik Akademisi ile Sahil Güvenlik Komutanlığının genel bütçe kapsamındaki kamu
idarelerinden olmaları nedeniyle bu idarelerin kadro ihdaslarının kanunla yapılması gerektiği,
dava konusu kuralla bu idarelerin 2017 yılı fiilî kadrolarını ihdas yetkisinin TBMM Plan ve
Bütçe Komisyonuna verilmesinin yasama yetkisinin devri niteliği taşıdığı belirtilerek kuralın
Anayasa’nm 7. maddesine aykırı olduğu ileri sürülmüştür.

2. Anayasa’ya Aykırılık Sorunu

134. 6216 sayılı Kanun’un 43. maddesi uyarınca kural, ilgisi nedeniyle Anayasa’nm
128. maddesi yönünden de incelenmiştir.

135. Dava konusu kuralda; Jandarma Genel Komutanlığı, Jandarma ve Sahil
Güvenlik Akademisi ile Sahil Güvenlik Komutanlığının 2017 yılı fiilî kadrolarının 2016 yılı
sonuna kadar TBMM Plan ve Bütçe Komisyonunca belirleneceği hüküm altına alınmıştır.

136. Anayasa’nm 7. maddesinde, yasama yetkisinin Türk milleti adına TBMM’ye ait
olduğu ve bu yetkinin devredilemeyeceği belirtilmiştir. Yasama yetkisinin genelliği ilkesi
uyarınca kanun koyucunun Anayasa’ya aykırı olmamak kaydıyla kural olarak her konuyu
kanunla düzenleyebileceği kuşkusuzdur.



137. Anayasa’nın 123. maddesinin birinci ve ikinci fıkralarında “İdare, kuruluş ve
görevleriyle bir bütündür ve kanunla düzenlenir./ İdarenin kuruluş ve görevleri, merkezden
yönetim ve yerinden yönetim esaslarına dayanır” denilmiştir. Anayasa’nın 128. maddesinin
ikinci fıkrasının birinci cümlesinde de “Memurların ve diğer kamu görevlilerinin nitelikleri,
atanmaları, görev ve yetkileri, hakları ve yükümlülükleri, aylık ve ödenekleri ve diğer özlük
işleri kanunla düzenlenir” hükmüne yer verilerek memurlar ve diğer kamu görevlileri özlük
hakları bakımından yasal güvenceye kavuşturulmuştur.

138. Jandarma Genel Komutanlığı, Sahil Güvenlik Komutanlığı 10/12/2003 tarihli ve
5018 sayılı Kamu Malî Yönetimi ve Kontrol Kanunu’na ek (I) sayılı Cetvel’de genel bütçe
kapsamındaki kamu idareleri arasında sayılmıştır. Jandarma ve Sahil Güvenlik Akademisi de
10/3/1983 tarihli ve 2803 sayılı Jandarma Teşkilat, Görev ve Yetkileri Kanunu’nun 13/A
maddesi uyarınca jandarma ve sahil güvenlik teşkilatlarının subay ve astsubay ile diğer
personel ihtiyacını karşılamak, ön lisans, lisans ve lisansüstü eğitim-öğretim, bilimsel
araştırma, yayın yapmak üzere bünyesinde fakülte, enstitü, astsubay meslek yüksekokulları,
eğitim ve araştırma merkezleri ile kurslar bulunan, İçişleri Bakanlığına bağlı bir
yükseköğretim kurumu olarak kurulmuştur.

139. Adı geçen kurumlar Anayasa’nın 123. maddesinde ifade edildiği üzere idarenin
bütünlüğü içinde yer almaktadır. Bu kuramlarda genel idare esaslarına göre yürütülmekte olan
kamu hizmetlerinin gerektirdiği asli ve sürekli görevleri ifa eden personel Anayasa’nın 128.
maddesi kapsamında olduğundan bunların kadrolarına, bu kadroların ihdas ve iptaline ilişkin
kuralların da Anayasa’nın 128. maddesi uyarınca kanunla düzenlenmesi gerekir.

140. Dava konusu kuralda ise anılan idarelerin 2017 yılı fiilî kadrolarının 2016 yılı
sonuna kadar TBMM Plan ve Bütçe Komisyonunca belirlenmesi öngörülmüştür. Kural bu
hâliyle yasama yetkisinin devri sonucunu doğurmakta, kamu görevlilerinin statülerinin
kanunla düzenlenmesi yolundaki anayasal kurala aykırılık oluşturmaktadır.

141. Açıklanan nedenlerle kural Anayasa’nın 7. ve 128. maddelerine aykırıdır. İptali
gerekir.

İ. Kanun’un 48. Maddesiyle 1325 Sayılı Kanun’a Eklenen Ek 10. Maddenin
“...Bakanlığın özelliği ve hizmetin gerekli kıldığı şart ve vasıflar göz önüne alınarak
Bakanlığa intibak edemedikleri üstlerince teklif edilenlerden Bakanlıkta oluşturulacak
komisyona yaptırılacak tahkikat sonucuna göre Millî Savunma Bakanınca uygun
görülenler,..” Bölümünün İncelenmesi

1. İptal Talebinin Gerekçesi

142. Dava dilekçesinde özetle; dava konusu kuralda Millî Savunma Bakanlığında
(Bakanlık) görev yapan personelin Bakanlığa intibak edip edemediği konusunda nesnel bir
ölçüte yer verilmediği, Bakanlığa intibak edemediği ileri sürülen personelin durumunun
Tahkikat Komisyonunca değerlendirilmesi öngörülmekle birlikte intibak edemediği tespit
edilen personelden sadece Millî Savunma Bakanınca (Bakan) uygun görülenlerin başka
kuramlara naklen atanmasının öngörüldüğü, burada yer alan ayrımın objektif bir ölçüt
içermediği, Bakanlığa intibak edemedikleri sonucuna varılan sivil personelin başka bir kuram



veya kuruluşa naklen atanması konusunda Bakan’a sınırları belirsiz bir yetki verildiği ileri
sürülerek kuralın Anayasa’nın 2. maddesine aykırı olduğu ileri sürülmüştür.

2. Anayasa’ya Aykırılık Sorunu

143. 1325 sayılı Kanun’un ek 10. maddesinde, Bakanlık fiilî kadrosuna dâhil, 657
sayılı Kanun’a tabi personelden Bakanlığın özelliği ve hizmetin gerekli kıldığı şart ve vasıflar
gözönüne alınarak Bakanlığa intibak edemedikleri üstlerince teklif edilenlerden Bakanlıkta
oluşturulacak komisyona yaptırılacak tahkikat sonucuna göre Bakanca uygun görülenlerin
genel hükümlere göre Merkezî Yönetim Bütçe Kanunu’nda öngörülen atama sınırlamalarına
tabi olmadan Çalışma, Sosyal Hizmetler ve Aile Bakanlığı aracılığıyla başka bir kurum veya
kuruluşa naklen atanacağı hüküm altına alınmıştır. Dava konusu kural anılan maddenin
\..Bakanlığın özelliği ve hizmetin gerekli kıldığı şart ve vasıflar göz önüne alınarak
Bakanlığa intibak edemedikleri üstlerince teklif edilenlerden Bakanlıkta oluşturulacak
komisyona yaptırılacak tahkikat sonucuna göre Millî Savunma Bakanınca uygun
görülenler,...” şeklindeki bölümüdür.

144. Hukuk devletinin temel ilkelerinden biri belirliliktir. Bu ilkeye göre yasal
düzenlemelerin hem kişiler hem de idare yönünden herhangi bir duraksamaya ve kuşkuya yer
vermeyecek şekilde açık, net, anlaşılır, uygulanabilir ve nesnel olması, ayrıca kamu
otoritelerinin keyfî uygulamalarına karşı koruyucu önlem içermesi gerekir. Belirlilik ilkesi
hukuki güvenlikle bağlantılı olup birey, kanundan belirli bir kesinlik içinde hangi somut
eylem ve olguya hangi hukuki yaptırımın veya sonucun bağlandığını bilmelidir. Birey ancak
bu durumda kendisine düşen yükümlülükleri öngörebilir ve davranışlarını ayarlayabilir.

145. Belirlilik ilkesi, yalnızca yasal belirliliği değil daha geniş anlamda hukuki
belirliliği de ifade etmektedir. Yasal düzenlemeye dayanarak erişilebilir, bilinebilir ve
öngörülebilir olma gibi gereklilikleri karşılaması koşuluyla mahkeme içtihatları ve
yürütmenin düzenleyici işlemleriyle de hukuki belirlilik sağlanabilir. Hukuki belirlilik
ilkesinde asıl olan, bir hukuk normunun uygulanmasıyla ortaya çıkacak sonuçların o hukuk
düzeninde öngörülebilir olmasıdır.

146. Devlet memurlarının bir kurumdan diğerine nakli 657 sayılı Kanun’da
düzenlenmiştir. Anılan Kanun’un 74. maddesinde, memurların 657 sayılı Kanun’a tabi
kurumlar arasında, kuramların muvafakati ile kazanılmış hak dereceleri üzerinden veya
Kanun’un 68. maddesinde belirtilen esaslar çerçevesinde derece yükselmesi suretiyle
bulundukları sınıftan veya öğrenim durumları itibarıyla girebilecekleri sınıftan bir kadroya
naklinin mümkün olduğu belirtilmiş; kazanılmış hak derecelerinin altındaki derecelere
atanabilmeleri için ise atanacakları kadro derecesi ile kazanılmış hak dereceleri arasındaki
farkın 3 dereceden çok olmaması ve memurların isteğinin şart olduğu ifade edilmiştir.

147. Dava konusu kuralda ise anılan durama istisna getirilerek Bakanlık fiilî
kadrosuna dâhil 657 sayılı Kanun’a tabi personelden Bakanlığın özelliği ve hizmetin gerekli
kıldığı şart ve vasıflar gözönüne alınarak Bakanlığa intibak edemedikleri üstlerince teklif
edilenlerden Bakanlıkta oluşturulacak komisyona yaptırılacak tahkikat sonucuna göre
Bakanca uygun görülenlerin genel hükümlere göre Merkezî Yönetim Bütçe Kanunu’nda
öngörülen atama sınırlamalarına tabi olmadan başka bir kuram veya kuruluşa naklen atanması
öngörülmüştür.



148. Bakanlığın teşkilatı, görev ve yetkileri 10/7/2018 tarihli ve 30474 sayılı Resmî
Gazete’de yayımlanan (1) numaralı Cumhurbaşkanlığı Teşkilatı Hakkında Cumhurbaşkanlığı
Kararnamesi’nin 336 ila 351. maddelerinde düzenlenmiştir. Anılan maddelerde; askerî
okullardaki eğitim, askere alma, silah, araç, gereç ve her çeşit lojistik ihtiyaç maddelerinin
tedariki, askerî fabrikalar ve tersaneler dâhil harp sanayii hizmetleri gibi ülke savunmasını
doğrudan ilgilendiren hizmetler Bakanlığın görevleri arasında sayılmıştır. Dolayısıyla adı
geçen Bakanlık ülke savunması bakımından çok önemli bir görev icra etmektedir. Dava
konusu kuralla da Bakanlığın belirtilen özelliği ve (1) numaralı Cumhurbaşkanlığı
Kararnamesi’nde yerine getirmekle görevlendirildiği hizmetlerin gerekli kıldığı şart ve
vasıflar gözönünde bulundurulmak suretiyle Bakanlığa intibak edemediği tespit edilen
personelin başka bir kuruma naklen atanmasına imkân tanındığı anlaşılmaktadır.

149. Kuralda Bakanlığın yukarıda sayılan özelliği ve hizmetin gerekli kıldığı şart ve
vasıflar gözönüne alınarak Bakanlığa intibak edemeyen personelin başka kuramlara
nakledilmesi öngörülmek suretiyle naklen atama için asgari şartlar belirlenmiştir. Belirtilen
şartları taşımadıkları ve Bakanlığa intibak edemedikleri üstlerince teklif edilenlerden
Bakanlıkta oluşturulacak komisyona yaptırılacak tahkikat sonucuna göre Bakanca uygun
görülenler başka kuram ve kuruluşlara nakledilecektir.

150. Bakanlığa intibak edemeyen personelden Bakanca uygun görülenlerin başka
kurum ve kuruluşlara naklen atanması öngörülerek atama konusunda Bakan’a takdir yetkisi
tanınmıştır. Ancak bu yetki sınırsız değildir. Bakan atama konusundaki takdir yetkisini kamu
yararı ve hizmetin gereklerini gözeterek kullanmak durumundadır.

151. Nitekim Danıştayın yerleşik içtihatlarında da memurların atanmaları konusunda
idarelerin takdir yetkisi bulunduğu ifade edilmekle birlikte bu yetkinin ancak kamu yararı ve
hizmet gerekleri gözetilerek kullanılabileceği kabul edilmiştir. Damştaya göre atama
yetkisinin kamu yararı ve hizmet gerekleri gözardı edilerek kullanıldığının kanıtlanması ya da
idari yargı merciince saptanması hâlinde atama işlemi sebep ve maksat yönlerinden hukuka
aykırı olacaktır (İdari Dava Daireleri Kurulu, E.2016/4927, K.2018/1784, 12/4/2018; 2D,
E.2016/8093, K.2019/600,14/2/2019; 5D, E.2016/18926, K.2019/2680,10/4/2019).

152. Bu itibarla Bakanlığa intibak edemedikleri üstlerince teklif edilen personelden
Bakanlıkta oluşturulacak komisyona yaptırılacak tahkikat sonucuna göre Bakanca uygun
görülenlerin başka bir kurum veya kuruluşa naklen atanmasına imkân tanıyan kuralda
belirlilik ilkesini ihlal eden bir yön bulunmamaktadır.

153. Açıklanan nedenlerle kural Anayasa’nın 2. maddesine aykırı değildir. İptal
talebinin reddi gerekir.

J. Kanun’ım 56. Maddesiyle 6191 Saydı Kanun’a Eklenen Geçici 1. Maddenin
İncelenmesi

154. Dava konusu kuralda, kuralın yürürlüğe girdiği tarihten önce millî güvenliğe
tehdit oluşturduğu tespit edilen Fetullahçı Terör Örgütü (FETÖ)/Paralel Devlet
Yapılanmasına (PDY) aidiyeti, iltisakı veya örgütle irtibatı nedeniyle sözleşmeleri feshedilen
sözleşmeli erbaş ve erler hakkında 22/7/2016 tarihli ve 667 sayılı Olağanüstü Hal



Kapsamında Alman Tedbirlere İlişkin Kanun Hükmünde Karamame’nin (OHAL KHK) 4.
maddesinin (2) ve (3) numaralı fıkralarının uygulanması öngörülmüştür.

155. 667 sayılı OHAL KHK’smın 4. maddesinin (2) numaralı fıkrasında görevine
son verilenlerin bir daha kamu hizmetinde istihdam edilemeyeceği, doğrudan veya dolaylı
olarak görevlendirilemeyeceği, görevinden çıkarılanların uhdelerinde bulunan her türlü
mütevelli heyet, kurul, komisyon, yönetim kurulu, denetim kurulu, tasfiye kurulu üyeliği ve
sair görevlerin de sona ermiş sayılacağı ifade edilmiş; (3) numaralı fıkrasında da görevlerine
son verilenlerin silah ruhsatlarının ve pilot lisanslarının iptal edileceği, oturdukları kamu
konutlarından veya vakıf lojmanlarından on beş gün içinde tahliye edileceği, bu kişilerin özel
güvenlik şirketlerinin kurucusu, ortağı ve çalışanı olamayacağı hüküm altına alınmıştır.

156. Dava konusu kural uyarınca FETÖ/PDY’ye aidiyeti, iltisakı veya örgütle irtibatı
nedeniyle sözleşmeleri feshedilen sözleşmeli erbaş ve erler hakkında 667 sayılı OHAL
KHK’smın 4. maddesinin (2) ve (3) numaralı fıkralarında sayılan mezkûr tedbirler
uygulanacaktır.

157. Kuralın atıfta bulunduğu 667 sayılı OHAL KHK’sı 6749 sayılı Kanun ile
kanunlaşmıştır. Bu çerçevede 667 sayılı OHAL KHK’smın 4. maddesinin (2) numaralı fıkrası
da aynen kanunlaşmış, kanunlaştıktan sonra anılan fıkraya 25/7/2018 tarihli ve 7145 sayılı
Kanun’un 21. maddesiyle “Birinci fıkra uyarınca kamu görevinden çıkarılan asker kişilerin
askerî rütbeleri, mahkeme kararı aranmaksızın karar tarihinden geçerli olmak üzere geri
alınır" şeklindeki cümle eklenmiştir.

158. Anılan OHAL KHK’smın 4. maddesinin (3) numaralı fıkrası ise “Bu maddeye
göre görevlerine son verilenlerin silah ruhsatları ve pilot lisansları iptal edilir ve bu kişiler
oturdukları kamu konutlarından veya vakıf lojmanlarından onbeş gün içinde tahliye edilir. Bu
kişiler özel güvenlik şirketlerinin kurucusu, ortağı ve çalışanı olamazlar. ” şeklinde iken söz
konusu fıkra TBMM’de görüşülürken fıkraya “...silah ruhsatları,..." ibaresinden sonra
gelmek üzere "...gemi adamlığına ilişkin belgeleri..." ibaresi eklenerek kanunlaşmıştır.
Dolayısıyla kuralın atıfta bulunduğu 667 sayılı OHAL KHK’smın 4. maddesinin (2) ve (3)
numaralı fıkraları dava tarihinden sonra değişikliğe uğramıştır.

159. Açıklanan nedenle konusu kalmayan maddeye ilişkin iptal talebi hakkında karar
verilmesine yer olmadığına karar vermek gerekir.

K. Kanun’un 60. Maddesiyle 657 Sayılı Kanun’un 48. Maddesinin Birinci
Fıkrasının (A) Bendine Eklenen (8) Numaralı Alt Bendin İncelenmesi

1. İptal Talebinin Gerekçesi

160. Dava dilekçesinde özetle; kamu hizmetine girme hakkına ilişkin koşulların
kanunla düzenlenmesinin zorunlu olduğu, dava konusu kuralla kamu görevine girişte
güvenlik soruşturması ve/veya arşiv araştırması yapılması şartı öngörüldüğü hâlde soruşturma
ve araştırmanın nasıl yapılacağına ilişkin herhangi bir düzenleme yapılmadığı, bireyin temel
hak ve özgürlüklerini esaslı bir şekilde etkileyen ve sınırlandıran bir konuda yasama organının
temel düzenlemeleri yapmayarak uygulamaya ilişkin hususları idareye bırakmasının yasama



yetkisinin devrine sebebiyet verdiği belirtilerek kuralın Anayasa’nm 2., 7., 13., 70. ve 128.
maddelerine aykırı olduğu ileri sürülmüştür.

2. Anayasa’ya Aykırılık Sorunu

161. 6216 sayılı Kanun’un 43. maddesi uyarınca kural, ilgisi nedeniyle Anayasa’nm
20. maddesi yönünden de incelenmiştir.

162. Kuralla güvenlik soruşturması ve/veya arşiv araştırması yapılması devlet
memurluğuna atımlarda genel şartlar arasında sayılmıştır. Buna göre bir kişinin devlet
memuru olabilmesi için güvenlik soruşturması ve/veya arşiv araştırmasının da yapılması
gerekmektedir.

163. Anayasa’nm 20. maddesinin birinci fıkrasında, herkesin özel hayatına ve aile
hayatına saygı gösterilmesini isteme hakkına sahip olduğu, özel hayatın ve aile hayatının
gizliliğine dokunulmayacağı belirtilmiş; üçüncü fıkrasında da “Herkes, kendisiyle ilgili
kişisel verilerin korunmasını isteme hakkına sahiptir. Bu hak; kişinin kendisiyle ilgili kişisel
veriler hakkında bilgilendirilme, bu verilere erişme, bunların düzeltilmesini veya silinmesini
talep etme ve amaçları doğrultusunda kullanılıp kullanılmadığını öğrenmeyi de kapsar.
Kişisel veriler, ancak kanunda öngörülen hallerde veya kişinin açık rızasıyla işlenebilir.
Kişisel verilerin korunmasına ilişkin esas ve usuller kanunla düzenlenir” denilerek kişisel
verilerin korunması özel hayatın gizliliğinin korunması kapsamında güvenceye
kavuşturulmuştur. Anayasa’nm 13. maddesinde de temel hak ve hürriyetlerin yalnızca
Anayasa’nm ilgili maddelerinde belirtilen sebeplere bağlı olarak ve ancak kanunla
sınırlanabileceği ifade edilmiştir.

164. Anayasa’nm 128. maddesinin ikinci fıkrasında “Memurların ve diğer kamu
görevlilerinin nitelikleri, atanmaları, görev ve yetkileri, hakları ve yükümlülükleri, aylık ve
ödenekleri ve diğer özlük işleri kanunla düzenlenir. Ancak, malî ve sosyal haklara ilişkin
toplu sözleşme hükümleri saklıdır” hükmüne yer verilerek memurlar ve diğer kamu
görevlilerinin nitelikleri ve atanmalarına ilişkin hususların kanunla düzenleneceği
belirtilmiştir.

165. Kanuni düzenleme ilkesi, düzenlenen alanda temel ilkelerin kanunla
konulmasını ve çerçevenin kanunla çizilmesini ifade etmektedir. Bu ilke uyarınca kamu
görevlilerinin nitelikleri ve atanmalarına ilişkin kuralların kanunda gösterilmesi, kuralın açık,
anlaşılır ve sınırlarının belli olması gerekmektedir.

166. Kişisel verilerin korunmasını isteme hakkı, insan onurunun korunması ve
bireyin kişiliğini serbestçe geliştirebilmesi hakkının özel bir biçimi olarak bireyin hak ve
özgürlüklerini kişisel verilerin işlenmesi sırasında korumayı amaçlamaktadır.

167. Anayasa’nm 20. maddesi uyarınca kişisel veriler ancak kanunda öngörülen
hâllerde veya kişinin açık rızasıyla işlenebilir. Dolayısıyla kişisel verilerin korunmasını
isteme hakkına sağlanan anayasal güvencenin yaşama geçirilebilmesi için bu hakkı
ilgilendiren yasal düzenlemelerin açık, anlaşılabilir ve söz konusu hakkın kullanılabilmesine
elverişli olması gerekir. Ancak böyle bir düzenleme ile kişilerin özel hayatlarını ilgilendiren



veri, bilgi ve belgelerin resmî makamların keyfî müdahalelerine karşı korunması mümkün
hâle gelebilir.

168. 24/3/2016 tarihli ve 6698 sayılı Kişisel Verilerin Korunması Kanunu’nun 3.
maddesine göre kişisel veri, kimliği belirli veya belirlenebilir gerçek kişiye ilişkin her türlü
bilgiyi ifade etmektedir. Anayasa Mahkemesinin yerleşik kararlarında da belirtildiği
üzere “...adı, soyadı, doğum tarihi ve doğum yeri gibi bireyin sadece kimliğini ortaya koyan
bilgiler değil; telefon numarası, motorlu taşıt plakası, sosyal güvenlik numarası, pasaport
numarası, özgeçmiş, resim, görüntü ve ses kayıtları, parmak izleri, IP adresi, e-posta adresi,
hobiler, tercihler, etkileşimde bulunulan kişiler, grup üyelikleri, aile bilgileri, sağlık bilgileri
gibi kişiyi doğrudan veya dolaylı olarak belirlenebilir kılan tüm veriler... ” kişisel veri olarak
kabul edilmektedir (AYM, E.2013/122, K.2014/74, 9/4/2014; E.2014/149, K.2014/151,
2/10/2014; E.2014/74, K.2014/201, 25/12/2014; E.2014/180, K.2015/30, 19/3/2015;
E.2015/32, K.2015/102,12/11/2015).

169. Bu bağlamda güvenlik soruşturması ve arşiv araştırmasıyla elde edilen veriler
kişisel veri niteliğindedir. Kuralla güvenlik soruşturması ve arşiv araştırması kapsamında
kamu mercileri tarafından özel yaşamı ile ilgili sorular sorulması da dâhil olmak üzere bir
bireyin özel hayatı, iş ve sosyal yaşamıyla ilgili bilgilerinin alınması, kaydedilmesi ve
kullanılması özel hayata saygı hakkına sınırlama niteliğindedir.

170. Anayasa'nm 129. maddesinin birinci fıkrasında memurlar ve kamu
görevlilerinin Anayasa ve kanunlara sadık kalarak faaliyette bulunma yükümlülükleri
düzenlenmiştir. Belirtilen hususlar gözetilerek kamu görevlerine atanacak kişiler bakımından
birtakım şartlar getirilmesi doğaldır. Bu şekilde aranan nitelikler kamu hizmetinin etkin ve
sağlıklı bir biçimde yürütülmesi amacına yöneliktir. Dolayısıyla kamu görevine atanmadan
önce kişilerin güvenlik soruşturması ve arşiv araştırmasının yapılmasını öngören kural kanun
koyucunun takdir yetkisindedir. Ancak bu alanda düzenleme getiren kuralların kamu
makamlarına hangi koşullarda ve hangi sınırlar içinde tedbirler uygulama ve özel hayatın
gizliliğine yönelik müdahalelerde bulunma yetkisi verildiğini yeterince açık olarak göstermesi
ve olası kötüye kullanmalara karşı yeterli güvenceleri sağlaması gerekir.

171. Kuralda güvenlik soruşturması ve/veya arşiv araştırması yapılması memurluğa
alımlarda genel şartlar arasında sayılmasına karşın güvenlik soruşturmasına ve arşiv
araştırmasına konu edilecek bilgi ve belgelerin neler olduğuna, bu bilgilerin ne şekilde
kullanılacağına, hangi mercilerin soruşturma ve araştırmayı yapacağına ilişkin herhangi bir
düzenleme yapılmamıştır. Diğer bir ifadeyle güvenlik soruşturması ve arşiv araştırmasının
yapılmasına ve elde edilecek verilen kullanılmasına ilişkin temel ilkeler belirlenmeksizin
kuralla sadece güvenlik soruşturması ve arşiv araştırması yapılması devlet memurluğuna
alımlarda aranacak şartlar arasında sayılmıştır.

172. Güvenlik soruşturması ve arşiv araştırması sonucunda devlet memurluğuna
atanmada esas alınacak kişisel veri niteliğindeki bilgilerin alınmasına, kullanılmasına ve
işlenmesine yönelik güvenceler ve temel ilkeler kanunla belirlenmeksizin bunların alınmasına
ve kullanılmasına izin verilmesi Anayasa’nm 13., 20. ve 128. maddeleriyle
bağdaşmamaktadır.



173. Açıklanan nedenlerle kural Anayasa’nın 13., 20. ve 128. maddelerine aykırıdır.
İptali gerekir.

M. Emin KUZ bu görüşe katılmamıştır.

Kural Anayasa’nın 13., 20. ve 128. maddelerine aykırı görülerek iptal edildiğinden
ayrıca Anayasa’nın 2., 7. ve 70. maddeleri yönünden incelenmemiştir.

L. Kanun’un 61. Maddesiyle 657 Sayılı Kanun’un 125. Maddesinin Birinci
Fıkrasının (E) Bendine Eklenen (1) Alt Bendinde Yer Alan “...eylem birliği içerisinde
olmak,...” İbaresinin İncelenmesi

1. İptal Talebinin Gerekçesi

174. Dava dilekçesinde özetle; dava konusu kuralla devlet memurluğundan çıkarılma
nedeni olarak gösterilen terör örgütleriyle eylem birliği içerisinde olmak kavramının belirsiz
ve öngörülemez olduğu, bu suretle kamu görevine girme hakkına ölçüsüz bir sınırlama
getirildiği belirtilerek kuralın Anayasa’nın 2., 13., 38. ve 70. maddelerine aykırı olduğu ileri
sürülmüştür.

2. Anayasa’ya Aykırılık Sorunu

175. 6216 sayılı Kanun’un 43. maddesi uyarınca kural, ilgisi nedeniyle Anayasa’nm
128. maddesi yönünden de incelenmiştir.

176. Kuralda terör örgütleriyle eylem birliği içerisinde olmak devlet memurluğundan
çıkarma cezası ile cezalandırılacak fiiller ve hâller arasında sayılmıştır.

177. Anayasa’nın 128. maddesinin ikinci fıkrasında memurlar ve diğer kamu
görevlileri özlük hakları bakımından yasal güvenceye kavuşturulmuştur. Memurlar ve diğer
kamu görevlilerinin statü haklarını doğrudan etkileyen disiplin işlemlerinin anılan fıkrada yer
alan diğer özlük işleri kavramı kapsamına girdiğinde kuşku bulunmamaktadır.

178. Disiplin cezaları, kamu hizmetlerinin yürütülmesi ve kamu yararının
devamlılığının sağlanması amacıyla yasal olarak düzenlenmiş idari yaptırımlardır. Kamu
hizmetlerini yürütenlerin görev anlayışları, yetki ve sorumlulukları kamu hizmeti ve hizmet
gerekleri ile sınırlandırılmış; bu sınırlar dışına çıkanların ise disiplin cezaları ile
cezalandırılmaları ilgili kanunlarda öngörülmüştür.

179. Anayasa’nın 38. maddesinin birinci fıkrasında “Kimse, işlendiği zaman
yürürlükte bulunan kanunun suç saymadığı bir fiilden dolayı cezalandırılamaz” denilerek
suçun kanuniliği ilkesi, üçüncü fıkrasında ise “Ceza ve ceza yerine geçen güvenlik tedbirleri
ancak kanunla konulur” ifadesine yer verilerek cezanın kanuniliği ilkesi getirilmiştir.
Anayasa’nın 38. maddesinde yer alan suçta ve cezada kanunilik ilkesi uyarınca hangi
eylemlerin yasaklandığı ve bu yasak eylemlere verilecek cezaların hiçbir kuşkuya yer
bırakmayacak biçimde kanunda gösterilmesi kuralın açık, anlaşılır ve sınırlarının belli olması
gerekmektedir. Kişilerin yasak eylemleri önceden bilmeleri gerektiği düşüncesine dayanan bu
ilkeyle temel hak ve özgürlüklerin güvence altına alınması amaçlanmaktadır.



180. Anayasa’nm 38. maddesinde idari suç ve cezalar ile adli suç ve cezalar arasında
bir ayrım yapılmadığından her ikisi de bu maddede öngörülen ilkelere tabidir. Adli ve idari
suçlarda davranış normlarına aykırı ve haksızlık teşkil eden bir fiille kanun koyucunun
koruma altına aldığı bir hukuki değerin ihlali söz konusu olup adli ve idari cezaların her ikisi
de cebir içermektedir.

181. Korunan hukuki değer ile ihlalin neden olduğu hukuki sonuçların aynı
olmaması ise idari suç ve cezalar ile adli suç ve cezalar arasındaki temel farklılığı
oluşturmaktadır. Adli para cezalarından daha yüksek miktarlarda idari para cezalarının
verilebilmesine imkân tanıyan düzenlemeler de bulunmakla birlikte adli suçlar için öngörülen
cezaların idari suçlar için öngörülen cezalardan genellikle daha ağır olması, hürriyeti
bağlayıcı cezaların kural olarak adli suçlar yönünden geçerli olabilmesi, idari suçlarda kanun
koyucunun daha az önem atfettiği bir hukuki değerin ihlal edilmesi ve öngörülen yaptırımın
da genellikle idari bir makam tarafından idari usuller izlenerek uygulanması nedeniyle
Anayasa’nm 38. maddesindeki ilkelerin aynı boyut ve kapsamıyla idari suçlara da
uygulanması işin mahiyetine uygun düşmemektedir. Bu bağlamda yasama organının ağır
işleyen yapısı ile ekonomik ve teknik hayatın hızla değişen ve gelişen şartları gözetilerek suç
ve cezalarda kanunilik ilkesinin idari suçlar yönünden daha esnek uygulanması
gerekmektedir.

182. Buna karşılık suçla ve cezada kanunilik ilkesinin daha esnek uygulandığı idari
yaptırımlara ilişkin düzenlemelerin yalnızca kanun metninde yer alması yeterli
değildir. Anayasa Mahkemesinin 14/1/2015 tarihli ve E.2014/100, K.2015/6 sayılı kararında
da vurgulandığı üzere söz konusu düzenlemelerin içerik bakımından da belirli amacı
gerçekleştirmeye elverişli olması gerekir. Bu açıdan kanun, bireylerin hangi somut fiil ve
olguya hangi hukuksal yaptırımın veya sonucun bağlandığını belirli bir açıklık ve kesinlikte
öngörebilmelerine imkân verecek nitelikte olmalıdır.

183. Hukuk devletinin temel ilkelerinden biri belirlilik^. Belirlilik ilkesi, yalnızca
yasal belirliliği değil daha geniş anlamda hukuki belirliliği de ifade etmektedir. Yasal
düzenlemeye dayanarak erişilebilir, bilinebilir ve öngörülebilir olma gibi gereklilikleri
karşılaması koşuluyla mahkeme içtihatları ile de hukuki belirlilik sağlanabilir. Hukuki
belirlilik ilkesinde asıl olan, bir hukuk normunun uygulanmasıyla ortaya çıkacak sonuçların o
hukuk düzeninde öngörülebilir olmasıdır.

184. Terör kavramı 3713 sayılı Kanun’da tanımlanmıştır. Kanun’un 1. maddesine
göre terör; cebir ve şiddet kullanarak, baskı, korkutma, yıldırma, sindirme veya tehdit
yöntemlerinden biriyle, Cumhuriyet’in Anayasa’da belirtilen niteliklerini, siyasi, hukuki,
sosyal, laik, ekonomik düzeni değiştirmek, devletin ülkesi ve milletiyle bölünmez
bütünlüğünü bozmak, Türk devletinin ve Cumhuriyet’in varlığını tehlikeye düşülmek, devlet
otoritesini zaafa uğratmak, yıkmak veya ele geçirmek, temel hak ve hürriyetleri yok etmek,
devletin iç ve dış güvenliğini, kamu düzenini veya genel sağlığı bozmak amacıyla bir örgüte
mensup kişi veya kişiler tarafından girişilecek her türlü suç teşkil eden eylemlerdir. Terör
örgütleri de anılan maddede sayılan amaçlara yönelik olarak suç işlemek üzere meydana
getirilmiş örgütlerdir.

185. Kuralla terör örgütleriyle eylem birliği içerisinde olmak devlet memurluğundan
çıkarma cezasım gerektiren fiiller arasında sayılmıştır. Kurala göre devlet memurluğundan



çıkarma cezasının uygulanabilmesi için öncelikle 3713 sayılı Kanun’ıın 1. maddesinde
belirtilen amaçlara ulaşmak için meydana getirilmiş bir örgüt tarafından gerçekleştirilen
somut bir terör eylemi olması, devlet memurunun da aynı amaçla bu eyleme fiilî olarak
müdahil olması gerekmektedir,

186. Terör örgütüyle eylem birliği içinde olmak her bir terör eylemine göre farklılık
gösterebilir. Türk devletinin ve Cumhuriyet’in varlığını tehlikeye düşürmek amacıyla
gerçekleştirilen terör eylemleri ile devletin iç ve dış güvenliğini, kamu düzenini veya genel
sağlığı bozmak amacıyla gerçekleştirilen eylemler, amacı gereği farklı şekilde
gerçekleştirilebilir. Dolayısıyla belirtilen amaçlar çerçevesinde gerçekleştirilen eylemlerde
kamu görevlilerinin ne tür bir eylem birliği içinde olacaklarının önceden belirlemnesi zordur.
Bu nedenle kanun koyucunun genel bir belirleme yaparak terör örgütleriyle eylem birliği
içinde bulunanların devlet memurluğundan çıkarma cezası ile cezalandırılmalarını öngördüğü
anlaşılmaktadır. Bir başka ifadeyle anılan şekilde genel bir belirleme yapılması kuralın
belirsizlik taşıdığı veya keyfîliğe karşı gerekli kanuni güvenceyi taşımadığı anlamına
gelmemekte, kanun yapma tekniğinin doğasından kaynaklanmaktadır. Zira kanun kurallarının
genel olması, somut olayın özelliğine göre değişebilecek tüm çözümleri kuralın bünyesinde
barındırma, bir başka ifadeyle kuralın amaca uygun sonuca ulaştıracak herhangi bir çözümü
dışlamasını önleme ihtiyacından kaynaklanmaktadır. Terör örgütleriyle eylem birliği içinde
olma fiili somut olayın özelliğine göre kanuna dayalı olarak idare tarafından belirlenecek ise
de idarenin bu işlemi mahkeme tarafından denetleneceğinden bu fiilin nihai olarak kapsamı
kanuna dayalı olarak yargı kararıyla ortaya konulacaktır. Dolayısıyla kuralın belirsiz ve
öngörülemez olduğu söylenemez.

187. Açıklanan nedenlerle kural Anayasa’nm 2., 38., ve 128. maddelerine aykırı
değildir. İptal talebinin reddi gerekir.

Kuralın Anayasa’nm 13. ve 70. maddeleriyle ilgisi görülmemiştir.

M. Kanun’un 62. Maddesiyle 663 Sayılı Kanun Hükmünde Kararname’ye
Eklenen 45/A Maddesinin (2) Numaralı Fıkrasının İncelenmesi

1. İptal Talebinin Gerekçesi

188. Dava dilekçesinde özetle; Sağlık Bakanlığına (Bakanlık) sözleşmeli personel
olarak atanmak için 663 sayılı KHK’nm 45/A maddesinin (1) numaralı fıkrasında belirtilen
objektif ölçütler dışında dava konusu kuralla sözlü sınavdan başarılı olma şartı getirilerek
atama konusunda idareye sınırları belirsiz bir yetki verildiği, Bakanlığın takdirine göre
sözleşmeli personel için sözlü sınav şartı getirilmesinin Bakanlıkta görev yapan diğer
personelle sözleşmeli personel arasında eşitsizliğe sebebiyet verdiği belirtilerek kuralın
Anayasa’nm 2. ve 10. maddelerine aykırı olduğu ileri sürülmüştür.

2. Anayasa’ya Aykırılık Sorunu

189. 6216 sayılı Kanun’un 43. maddesi uyarınca kural, ilgisi nedeniyle Anayasa’nm
7. ve 128. maddeleri yönünden de incelenmiştir.



190. Kuralda, Bakanlıkta ve bağlı kuruluşlarında sağlık hizmetleri ve yardımcı sağlık
hizmetleri sınıfında istihdam edilecek sözleşmeli sağlık personelinin Kamu Personeli Seçme
Sınavı (KPSS) sonucuna göre Bakanlık ve bağlı kuruluşlarına Ölçme, Seçme ve Yerleştirme
Merkezi (ÖSYM) Başkanlığı tarafından yapılacak yerleştirme ile atanabileceği gibi pozisyon
ve ihtiyaç durumuna göre KPSS puanı esas alınarak Bakanlık tarafından yapılacak sözlü
sınavla da atama yapılabileceği, sözlü sınav ve yerleştirmeye ilişkin usul ve esasların
Bakanlıkça belirleneceği hüküm altına alınmıştır.

191. Anayasa’nın 10. maddesinde "Herkes, dil, ırk, renk, cinsiyet, siyasî düşünce,
felsefi inanç, din, mezhep ve benzeri sebeplerle ayırım gözetilmeksizin kanun önünde eşittir./
Kadınlar ve erkekler eşit haklara sahiptir. Devlet, bu eşitliğin yaşama geçmesini sağlamakla
yükümlüdür. Bu maksatla alınacak tedbirler eşitlik ilkesine aykırı olarak yorumlanamaz./
Çocuklar, yaşlılar, özürlüler, harp ve vazife şehitlerinin dul ve yetimleri ile malul ve gaziler
için alınacak tedbirler eşitlik ilkesine aykırı sayılmaz./ Hiçbir kişiye, aileye, zümreye veya
sınıfa imtiyaz tanınamaz./ Devlet organları ve idare makamları bütün işlemlerinde kanun
önünde eşitlik ilkesine uygun olarak hareket etmek zorundadırlar. ” denilmek suretiyle kanun
önünde eşitlik ilkesine yer verilmiştir.

192. Anayasa’nm anılan maddesinde belirtilen kanun önünde eşitlik ilkesi hukuksal
durumları aynı olanlar için söz konusudur. Bu ilke ile eylemli değil hukuksal eşitlik
öngörülmüştür. Eşitlik ilkesinin amacı aynı durumda bulunan kişilerin kanunlar karşısında
aynı işleme bağlı tutulmalarını sağlamak, ayrım yapılmasını ve ayrıcalık tanınmasını
önlemektir. Bu ilkeyle, aynı durumda bulunan kimi kişi ve topluluklara ayrı kurallar
uygulanarak kanun karşısında eşitliğin ihlali yasaklanmıştır. Kanun önünde eşitlik herkesin
her yönden aynı kurallara bağlı tutulacağı anlamına gelmez. Durumlarındaki özellikler, kimi
kişiler ya da topluluklar için değişik kuralları ve uygulamaları gerektirebilir. Aynı hukuksal
durumlar aynı, ayrı hukuksal durumlar farklı kurallara bağlı tutulursa Anayasa’da öngörülen
eşitlik ilkesi zedelenmez.

193. Sağlık hizmetleri niteliği itibarıyla belli bir düzen içinde sunulması gereken,
kişilerin ve toplumun varlığı ve huzuru yönünden vazgeçilemez, ertelenemez ve ikame
edilemez hizmetlerdendir. Sözleşmeli personel tarafından sunulacak sağlık hizmetleri devletin
genel idare esaslarına göre yürütmekle yükümlü olduğu kamu hizmetinin gerektirdiği asli ve
sürekli görevlerdendir. Bu görevleri yerine getiren sözleşmeli personel Anayasa’nm 128.
maddesinde yer alan diğer kamu görevlisi kapsamındadır. Dolayısıyla sözleşmeli sağlık
personelinin nitelikleri, atanmaları, görev ve yetkileri, hakları ve yükümlülükleri, aylık ve
ödenekleri ile diğer özlük işlerine yönelik temel ilkelerin kanunla belirlenmesi gerekmektedir.

194. Kanun koyucu, Anayasa'ya uygun olması koşuluyla kamu görevine girişte
yapılacak sınavların türü, biçimi ve usulleri hakkında düzenleme yapma yetkisine sahip olup
düzenlemenin kamu yararına, başka bir anlatımla ülke koşullarına uygun olup olmadığının
belirlenerek takdir edilmesi kanun koyucuya aittir. Anayasa'ya uygunluk denetiminde kanun
koyucunun kamu yararı anlayışının isabetli olup olmadığı değil incelenen kuralın kamu yararı
dışında belli bireylerin ya da grupların çıkarları gözetilerek kanunlaştırılmış olup olmadığı
incelenebilir.

195. Kamu görevlilerinin devlet ile olan ilişkileri statü hukuku içinde
yürütülmektedir. Devlet, statüleri kanunlarla belirlenen ve bu statü kurallarına göre mesleğe



alman kamu görevlilerine atama, yükselme, aylık, ödül, nakil ve sınav gibi hak veya
yükümlülükler getirebilir.

196. Kuralla Bakanlığa KPSS sonucuna göre ya da pozisyon ve ihtiyaç durumuna
göre KPSS puanı esas alınarak sözlü sınavla sözleşmeli personel atama yetkisi verilmiştir.
Kurala göre sözlü sınavla personel alımı ancak yıl içinde ortaya çıkacak olağan dışı personel
ihtiyacını karşılamak amacıyla yapılabilecektir. Bu tercih Bakanlığın anılan görevlere
atamada kamu yararını sağlamaya dönük takdir yetkisinin kullanımından ibarettir. Sözlü sınav
sonucuna göre personel istihdam edilmesiyle kamu yararının gerçekleşip gerçekleşmeyeceği
ise sübjektif bir husus olup anayasallık denetiminin kapsamı dışında kalmaktadır.

197. Bakanlık, kural olarak merkezî yerleştirme ile personel alimim
gerçekleştirmektedir. Ancak yıl içinde ortaya çıkacak olağan dışı durumlar nedeniyle
sözleşmeli personel alımma ihtiyaç duyulabilir. Kuralla bu gibi durumlarda KPSS sonucu esas
alınarak sözlü sınavla da personel alımma imkân tanınarak Bakanlığın personel ihtiyacının
giderilmesinin hedeflendiği anlaşılmaktadır. Sözlü sınavla alınması öngörülen sözleşmeli
personel, atanma sebepleri bakımından diğer personelle aynı konumda değildir.

198. Bu nedenle ihtiyaç durumunda alınması öngörülen sözleşmeli personel için
sözlü sınav şartı getirilmesini öngören kuralın birinci cümlesinde hukuk devleti ve eşitlik
ilkelerine aykırılık bulunmadığı gibi kuralda anılan şart kanunla öngörüldüğünden kuralın
yasama yetkisinin devredilmezliği ve kamu görevlilerinin statülerinin kanunla düzenlenmesi
ilkelerini ihlal eden bir yönü de bulunmamaktadır.

199. Kamu görevlisi statüsünde olan sözleşmeli sağlık personelinin sözlü sınavla
mesleğe alınması kanun koyucunun takdir yetkisinde olmakla birlikte bu personelin sözlü
sınavla mesleğe alınmasına ve yerleştirilmesine ilişkin temel ilkelerin Anayasa’nm 128.
maddesi uyarınca kanunla düzenlenmesi ve bu bağlamda Anayasa’nm 7. maddesi uyarınca
yasama yetkisinin idareye devredilmemesi gerekir.

200. Kuralın ikinci cümlesinde sözlü sınav ve yerleştirmeye ilişkin usul ve esasların
Bakanlıkça belirleneceği öngörülmüştür. Kanun’da sözlü sınavda hangi ölçütlerin
gözetileceği hususlarına yer verilmediği gibi sınavı kazanan adayların yerleştirilmesinde
uygulanacak esaslara ilişkin herhangi bir düzenleme de yapılmamıştır. Diğer bir ifadeyle
Kanun’da sözlü sınav ve sınav sonrası yerleştirmeye ilişkin temel ilkeler belirlenmemiş ve
kuralın ikinci cümlesiyle bu hususların düzenlenmesi yönetmeliğe bırakılmıştır.

201. Bakanlıkta istihdam edilecek sözleşmeli personelin sözlü sınavla mesleğe
alımma ve yerleştirilmelerine ilişkin temel ilkelerin kanunda belirlenmeksizin yönetmelikle
düzenlenmesine imkân tanınması kamu görevlilerinin statülerinin kanunla düzenlenmesine ve
yasama yetkisinin devredilmezliğine ilişkin anayasal ilkelerle bağdaşmamaktadır.

202. Açıklanan nedenlerle kuralın birinci cümlesi Anayasa’nm 2., 7., 10. ve 128.
maddelerine aykırı değildir. İptal talebinin reddi gerekir.

203. Kuralın ikinci cümlesi Anayasa’nm 7. ve 128. maddelerine aykırıdır. İptali
gerekir.



Kuralın ikinci cümlesi Anayasa’nm 7. ve 128. maddelerine aykırı görülerek iptal
edildiğinden ayrıca Anayasa’nm 2. ve 10. maddeleri yönünden incelenmemiştir.

N. Kanun’un 62. Maddesiyle 663 Sayılı Kamın Hükmünde Kararname’ye
Eklenen 45/A Maddesinin (3) Numaralı Fıkrasının İncelenmesi

204. Kuralda yer alan “...dört...” ibaresi 27/6/2019 tarihli ve 7180 sayılı Kanun’un
19. maddesiyle “...wç...” şeklinde değiştirilmiştir.

205. Açıklanan nedenle konusu kalmayan fıkraya ilişkin iptal talebi hakkında karar
verilmesine yer olmadığına karar vermek gerekir.

O. Kanun’un 73. Maddesiyle 3713 Sayılı Kanun’a Eklenen Geçici 16. Maddenin
İkinci Cümlesinin İncelenmesi

1. Anlam ve Kapsam

206. 3713 sayılı Kanun’un dava konusu kuralın da atıfta bulunduğu 21. maddesinde
terör eylemlerinden zarar gören, terörle mücadelede yaralanan ya da hayatını kaybeden kamu
görevlilerine yapılacak yardımlar düzenlenmiştir.

207. Anılan maddede yer alan yardımlardan biri de terörle mücadeleden dolayı
köyleri boşaltılan üniversite çağındaki öğrencilere ve ölenlerin çocuklarına burs verilmesidir.
Anılan maddenin birinci fıkrasının 29/6/2006 tarihli ve 5532 sayılı Kanun’un 15. maddesiyle
değiştirilen (ı) bendinde, sözü edilen öğrencilere yüksek öğrenimleri süresince devletçe
karşılıksız burs verilmesi öngörülmüştür.

208. Ancak 7070 sayılı Kanun’un 72. maddesiyle 3713 sayılı Kanun’un 21.
maddesinin birinci fıkrasının (ı) bendi yürürlükten kaldırılarak karşılıksız burs uygulamasına
son verilmiştir. Bununla birlikte 7070 sayılı Kanun’un 73. maddesiyle 3713 sayılı Kanun’a
geçici 16. madde eklenerek maddenin yürürlüğe girdiği tarih itibarıyla 21. maddenin birinci
fıkrasının mülga (ı) bendi kapsamında Yüksek Öğrenim Kredi ve Yurtlar Kurumandan
(YURTKUR) burs almakta olanların burslarının normal öğrenim sürelerinin sonuna kadar
ilgili mevzuat hükümlerine göre verilmesine imkân tanınmıştır.

209. Dava konusu kuralda ise 3713 sayılı Kanun’un 21. maddesinin birinci fıkrasının
mülga (ı) bendine istinaden yargı mercilerinde YURTKUR aleyhine açılan davalardan feragat
edilmiş sayılacağı hüküm altına alınmıştır. Buna göre karşılıksız burs uygulaması sona
ermekle birlikte karşılıksız burs uygulamasının devam ettiği tarihte ilgililer tarafından açılan
ancak uygulamanın sona erdiği tarih itibarıyla henüz sonuçlanmamış davalar feragatle
sonuçlanmış sayılacaktır.

2. İptal Talebinin Gerekçesi

210. Dava dilekçesinde özetle; dava konusu kuralla tarafların rızası olmaksızın,
YURTKUR aleyhine açılan davalardan feragat edilmiş sayılmasının hukuk devleti ilkesine
aykırı olduğu, hak arama özgürlüğünün engellendiği belirtilerek kuralın Anayasa’nm 2. ve 36.
maddelerine aykırı olduğu ileri sürülmüştür.



3. Anayasa’ya Aykırılık Sorunu

211. 6216 sayılı Kanun’un 43. maddesi uyarınca kural, ilgisi nedeniyle Anayasa’nm
13. maddesi yönünden de incelenmiştir.

212. Anayasa’nm 36. maddesinde düzenlenen adil yargılanma hakkı, kişilere davanın
görüldüğü mahkemeden uyuşmazlığa ilişkin bir karar verilmesini isteme güvencesini de
içermektedir.

213. Karar hakkı genel itibarıyla mahkeme önüne getirilen uyuşmazlığın karara
bağlanmasını isteme hakkını ifade etmektedir. Dava hakkını kullanan bireyin asıl amacı
davanın sonunda, uyuşmazlık konusu ettiği talebinin esasıyla ilgili olarak bir karar elde
edebilmektir. Dava sonucunda bir karar elde edilemiyorsa dava açmanın da bir anlamı
kalmayacaktır. Bununla birlikte karar hakkı bireylerin sadece yargılama sonucunda şeklî
anlamda bir karar elde etmelerini güvence altına almaz. Bu hak aynı zamanda dava konusu
edilen uyuşmazlığa ilişkin esaslı taleplerin yargı merciince bir sonuca bağlanmasını da
gerektirir.

214. Diğer taraftan görülmekte olan bir davada tarafların esasa ilişkin taleplerinin her
durumda incelenmesi beklenemez. Süre aşımı, düşme veya tarafların kendi rızalarıyla
davadan vazgeçmesi gibi usule ilişkin nedenlerden dolayı uyuşmazlığın esasına yönelik karar
vermeden de davanın sonlandınlması mümkündür. Söz konusu hakkın sağladığı güvence
bakımından önemli olan husus; açıldığı sırada davanın -usule ilişkin sorunlar hariç-
uyuşmazlığm esasını çözüme kavuşturma imkânına sahip, bir başka ifadeyle dava
açılmasındaki asıl amacı gerçekleştirmeye elverişli olmasıdır. Bu nitelikleri taşıyan bir davada
yargılamanın henüz devam ettiği bir süreçte, taraflardan birinin aleyhine olacak ve yargı
merciinin uyuşmazlık konusu talep hakkında karar vermesini engelleyecek şekilde davayı
ortadan kaldıran ya da davanın incelenmesini durdurarak karara bağlanmasına engel olan
kanunlar çıkarılmasının karar hakkına müdahale teşkil edeceği açıktır.

215. Kanun koyucunun uyuşmazlıkların bir an önce sonlandınlması ve yeni
uyuşmazlıkların ortaya çıkmasının önüne geçilerek dava sayısının azaltılması suretiyle adalet
hizmetlerinin iyi bir şekilde işlemesini sağlamak, böylece toplumsal barışın tesis edilmesine
de katkıda bulunarak nihai olarak kamu yararını gerçekleştirmek amacıyla belirli konulardaki
uyuşmazlıklara ilişkin davaların ortadan kaldırılmasına yönelik düzenlemeler yapma
konusunda takdir yetkisine sahip olduğu tartışmasızdır. Ancak bu yetkinin karar hakkına
aykırı olarak kullanılmaması gerekir.

216. Kuralla yargı merciince uyuşmazlığın esasının incelenmesi imkânı ve
dolayısıyla bireyin bu hususta bir karar elde etme imkânı ortadan kaldırıldığından kuralın
karar hakkına bir sınırlama getirdiği açıktır. Anayasa’nm 13. maddesinde yer alan ölçülülük
kriterinin alt ilkelerinden olan orantıhlık ilkesi, kamu yararının korunması ile bireyin hak ve
özgürlükleri arasında adil bir dengenin sağlanmasını gerekli kılmaktadır. Öngörülen tedbirin
bireyi olağan dışı ve aşırı bir yük altına sokması durumunda getirilen sınırlamanın orantılı ve
dolayısıyla ölçülü olduğundan söz edilemez. Bu itibarla uygulanan tedbirle bireye aşırı ve
orantısız bir yük yüklenmemesi gerekmektedir. Bu bağlamda bireyin ortadan kaldırılan
davayı açmakla elde etmek istediği maddi uyuşmazlığa ilişkin menfaatlerini kısmen de olsa
korumaya, telafi etmeye yönelik birtakım imkânlardan faydalandırdığı durumlarda davanın



ortadan kaldırılmasının bireye aşırı ve katlanılamaz bir külfet yüklediği, dolayısıyla
müdahalenin ölçüsüz olduğu söylenemez.

217. 6/1/1982 tarihli ve 2577 sayılı İdari Yargılama Usulü Kanunumun 31.
maddesinin (1) numaralı fıkrasında, bu Kanun’da hüküm bulunmayan hâllerde davadan
feragat hakkında Hukuk Usulü Muhakemeleri Kanunu’nun uygulanacağı belirtilmiştir.

218. Davadan feragat 12/1/2011 tarihli ve 6100 sayılı Hukuk Muhakemeleri
Kanunu’nda düzenlenmiştir. 6100 sayılı Kanun’un 307. maddesinde feragat “...davacının,
talep sonucundan kısmen veya tamamen vazgeçmesidir” şeklinde tanımlanmış; 311.
maddesinde de feragatin kesin hüküm gibi sonuç doğuracağı belirtilmiştir. Buna göre idari
yargı mercilerinde açılan davalarda davacının kendi iradesiyle talep sonucundan feragat
etmesi durumunda uyuşmazlığın esası hakkında bir karar verilmeksizin feragat nedeniyle
dava kesin hükümle sonuçlanacaktır.

219. Dava konusu kuralda ise 3713 sayılı Kanun’un 21. maddesinin birinci fıkrasının
mülga (ı) bendine istinaden yargı mercilerinde YURTKUR aleyhine açılan davaların
davacının iradesi olmaksızın feragatle sonuçlanacağı hüküm altına alınmıştır. Buna göre söz
konusu davalarda davacının talep sonucundan vazgeçmesi kendi iradesine göre değil kanun
hükmü nedeniyle gerçekleşmektedir. 7070 sayılı Kanun’un 73. maddesiyle 3713 sayılı
Kanun’a geçici 16. madde eklenerek maddenin yürürlüğe girdiği tarih itibarıyla 21. maddenin
birinci fıkrasının mülga (ı) bendi kapsamında YURTKUR’dan burs almakta olanların
burslarının, normal öğrenim sürelerinin sonuna kadar ilgili mevzuat hükümlerine göre
verilmesine imkân tanınmış ise de anılan düzenleme sadece maddenin yürürlüğe girmesinden
önce burs almakta olanlara yönelik olup bu şekilde burs almaya devam edenler yönünden
dava konusu kuralın önemli bir uygulama alanı bulmayacağı söylenebilir. Zira söz konuşu
kişiler yönünden bursun ödenmeye devam etmesi öngörüldüğünden bunların bursun
ödenmesiyle ilgili dava açmaları beklenecek bir durum olarak görünmemektedir. Ancak 7070
sayılı Kanun’un 72. maddesiyle 3713 sayılı Kanun’un 21. maddesinin birinci fıkrasının (ı)
bendi yürürlükten kaldırılmadan önce söz konusu bursu alma koşulları oluşan ancak çeşitli
nedenlerle burs bağlanmayan, dolayısıyla 3713 sayılı Kanun’un 21. maddesinin birinci
fıkrasının mülga (ı) bendine istinaden yargı mercilerinde YURTKUR aleyhine açılan davalar
yönünden de davacının davasından feragat etmiş sayılmasını öngören dava konusu kuralm
esas itibarıyla bu durumda olan davacılar üzerinde etkili olabileceği anlaşılmaktadır.

220. 3713 sayılı Kanun’un geçici 16. maddesi gerekçesiyle birlikte
değerlendirildiğinde anılan hükümle 3713 sayılı Kanun’un 21. maddesinin birinci fıkrasının
(ı) bendi yürürlükten kaldırılmadan önce söz konusu bursu alma koşulları oluşan ancak çeşitli
nedenlerle burs sağlanmayan kişiler yönünden uyuşmazlık konusu olgunun esasına dair bir
düzenleme getirilmediği, öte yandan yargı merciine de uyuşmazlığın esası hakkında herhangi
bir değerlendirme yapma imkânı tanınmamak suretiyle sadece bu hususta açılan mevcut
davaların ortadan kaldırılmasının amaçlandığı, bu süreçte ilgililerin söz konusu davayı
açmakla elde etmek istedikleri, maddi uyuşmazlığa ilişkin menfaatlerinin kısmen de olsa
telafi etmeye yönelik herhangi bir güvenceye yer verilmediği görülmektedir. Üstelik
yargılama usulü kurallarına göre doğrudan davacının açık iradesine bağlı kılınan davadan
feragat etme hususunda bireye herhangi bir seçenek de tanınmamıştır.



221. Söz konusu davalar hakkında her ne kadar şeklî olarak bir karar verilmesi
öngörülmüşse de kuralın yukarıda açıklanan çerçevede uyuşmazlığı maddi yönden çözüme
kavuşturmadığı, sadece davayı davacının tamamen aleyhine olacak şekilde ve üstelik onun
iradesi dışında ortadan kaldırdığı, bu yönüyle kuralın bireyin dava açmaktaki gayesiyle
bağdaşmadığı anlaşılmaktadır.

222. Kanun’da bireye, sınırlama ile ortadan kaldırılan davayı açmakla elde etmek
istediği menfaatlerini kısmen de olsa telafi etmeye yönelik herhangi bir imkân sağlanmadığı
da dikkate alındığında bu durumun bireye aşırı ve orantısız bir külfet yüklediği sonucuna
ulaşılmaktadır. Buna göre söz konusu kural karar hakkına orantısız, dolayısıyla ölçüsüz bir
sınırlama getirmektedir.

223. Açıklanan nedenlerle kural Anayasa’nın 13. ve 36. maddelerine aykırıdır. İptali
gerekir.

Kural Anayasa’nın 13. ve 36. maddelerine aykırı görülerek iptal edildiğinden ayrıca
Anayasa’nın 2. maddesi yönünden incelenmemiştir.

IV. İPTALİN DİĞER KURALLARA ETKİSİ

224. 6216 sayılı Kanun’un 43. maddesinin (4) numaralı fıkrasında; başvurunun
kanunun, Cumhurbaşkanlığı kararnamesinin veya Türkiye Büyük Millet Meclisi îçtüzüğü’nün
sadece belirli madde veya hükümleri aleyhine yapılmış olup da bu madde veya hükümlerin
iptalinin kanunun, Cumhurbaşkanlığı kararnamesinin veya Türkiye Büyük Millet Meclisi
îçtüzüğü’nün diğer bazı hükümlerinin veya tamamının uygulanamaması sonucunu doğurması
hâlinde -keyfiyeti gerekçesinde belirtilmek şartıyla- uygulanma imkânı kalmayan kanunun,
Cumhurbaşkanlığı kararnamesinin veya Türkiye Büyük Millet Meclisi îçtüzüğü’nün söz
konusu öteki hükümlerinin veya tümünün iptaline Anayasa Mahkemesince karar
verilebileceği öngörülmektedir.

225. 7070 sayılı Kanun’un 2. maddesiyle 5271 sayılı Kanun’un 151. maddesinin (4)
numaralı fıkrasına eklenen “...avukat hakkındakı soruşturma veya... ” ile “...soruşturma
veya...” ibarelerinin iptalleri nedeniyle uygulanma imkânı kalmayan 151. maddenin (3)
numaralı fıkrasında yer alan “... soruşturma ya da...” ibaresinin de 6216 sayılı Kanun’un 43.
maddesinin (4) numaralı fıkrası gereğince iptali gerekir.

226. 7070 sayılı Kanun’un 73. maddesiyle 3713 Kanun’a eklenen geçici 16.
maddenin ikinci cümlesinin iptali nedeniyle uygulanma imkânı kalmayan üçüncü cümlesinin
de 6216 sayılı Kanun’un 43. maddesinin (4) numaralı fıkrası gereğince iptali gerekir.

V. İPTAL KARARININ YÜRÜRLÜĞE GİRECEĞİ GÜN SORUNU

227. Anayasa’nın 153. maddesinin üçüncü fıkrasında “Kanun, Cumhurbaşkanlığı
kararnamesi veya Türkiye Büyük Millet Meclisi İçtüzüğü ya da bunların hükümleri, iptal
kararlarının Resmi Gazetede yayımlandığı tarihte yürürlükten kalkar. Gereken hallerde
Anayasa Mahkemesi iptal hükmünün yürürlüğe gireceği tarihi ayrıca kararlaştırabilir. Bu
tarih, kararın Resmi Gazetede yayımlandığı günden başlayarak bir yılı geçemez” denilmekte,
6216 sayılı Kanun’un 66. maddesinin (3) numaralı fıkrasında da bu kural tekrarlanarak



Anayasa Mahkemesinin gerekli gördüğü hâllerde, Resmî Gazete’de yayımlandığı günden
başlayarak iptal kararının yürürlüğe gireceği tarihi bir yılı geçmemek üzere ayrıca
kararlaştırabileceği belirtilmektedir.

228. 7070 sayılı Kanun’un 62. maddesiyle 663 sayılı KHK’ya eklenen 45/A
maddesinin (2) numaralı fıkrasının ikinci cümlesinin iptal edilmesi nedeniyle doğacak
hukuksal boşluk kamu yararını ihlal edici nitelikte görüldüğünden Anayasa’nın 153.
maddesinin üçüncü fıkrasıyla 6216 sayılı Kanun’un 66. maddesinin (3) numaralı fıkrası
gereğince bu cümleye ilişkin iptal hükmünün kararın Resmî Gazete’de yayımlanmasından
başlayarak dokuz ay sonra yürürlüğe girmesi uygun görülmüştür.

VI. YÜRÜRLÜĞÜN DURDURULMASI TALEBİ

229. Dava dilekçesinde özetle, dava konusu kuralların uygulanması hâlinde telafisi
güç veya imkânsız zararların doğabileceği belirtilerek yürürlüklerinin durdurulmasına karar
verilmesi talep edilmiştir.

1/2/2018 tarihli ve 7070 sayılı Kanun’un;

A. 1. 2. maddesiyle 4/12/2004 tarihli ve 5271 sayılı Ceza Muhakemesi Kanunu’nun
151. maddesinin (4) numaralı fıkrasına eklenen “...avukat hakkındaki soruşturma veya... ” ile
“...soruşturma veya... ” ibarelerine,

2. 6. maddesiyle 13/12/2004 tarihli ve 5275 sayılı Ceza ve Güvenlik Tedbirlerinin
İnfazı Hakkında Kanun’un 59. maddesine eklenen (10) numaralı fıkranın, 5275 sayılı
Kanun’un 59. maddesinin (5) numaralı fıkrasının “...görüşmeler teknik cihazla sesli veya
görüntülü olarak kaydedilebilir, hükümlü ile avukatın yaptığı görüşmeleri izlemek amacıyla
görevli görüşmede hazır bulundurulabilir, hükümlünün avukatına veya avukatın hükümlüye
verdiği belge veya belge örnekleri, dosyalar ve aralarındaki konuşmalara ilişkin tuttukları
kayıtlara elkonıılabilir... ” bölümü yönünden incelenen “...ile beşinci fıkradaki suçlardan
hükümlü olup, başka bir suçtan dolayı şüpheli veya sanık sıfatıyla avukatıyla görüşen
hükümlüler... ” bölümüne,

3. 33. maddesiyle 18/5/1929 tarihli ve 1453 sayılı Zabitan ve Askeri
Memurların Maaşatı Hakkında Kanun’a eklenen geçici 1. maddenin ikinci fıkrasına,

4. 60. maddesiyle 14/7/1965 tarihli ve 657 sayılı Devlet Memurları Kanunu’nun 48.
maddesinin birinci fıkrasının (A) bendine eklenen (8) numaralı alt bende,

5. 73. maddesiyle 12/4/1991 tarihli ve 3713 sayılı Terörle Mücadele Kanunu’na
eklenen geçici 16. maddenin ikinci cümlesine,

yönelik yürürlüğün durdurulması taleplerinin, koşulları oluşmadığından REDDİNE,

B. 62. maddesiyle 11/10/2011 tarihli ve 663 sayılı Sağlık Bakanlığı ve Bağlı
Kuruluşlarının Teşkilat ve Görevleri Hakkında Kanun Hükmünde Karamame’ye (2/7/2018
tarihli ve 703 sayılı Kanun Hükmünde Kararname ile “Sağlık Alanında Bazı Düzenlemeler
Hakkında Kanun Hükmünde Kararname ” şeklinde değiştirilmiştir) eklenen 45/A maddesinin



(2) numaralı fıkrasının ikinci cümlesine yönelik iptal hükmünün yürürlüğe girmesinin
ertelenmesi nedeniyle bu cümleye ilişkin yürürlüğün durdurulması talebinin REDDİNE,

C. 1. 1. maddesiyle 5271 sayılı Kanun’un 149. maddesinin (2) numaralı fıkrasına
eklenen cümleye,

2. 3. maddesiyle 5271 sayılı Kanun’un 154. maddesine eklenen (2) numaralı fıkrada
yer alan “ ...örgüt faaliyeti çerçevesinde işlenen uyuşturucu ve uyarıcı madde imâl ve ticareti
suçları... ” ibaresine,

3. 4. maddesiyle 5271 sayılı Kanun’un 178. maddesinin (1) numaralı fıkrasına
eklenen cümleye,

4. 5. maddesiyle 5271 sayılı Kanun’un 188. maddesinin (1) numaralı fıkrasına
eklenen cümleye,

5.6. maddesiyle 5275 sayılı Kanun’un 59. maddesine eklenen;

a. (5) numaralı fıkraya,

b. (10) numaralı fıkranın 5275 sayılı Kanun’un 59. maddesinin (5) numaralı fikrası
yönünden incelenen “Bu madde hükümleri 9 uncu maddenin üçüncü fıkrasına göre yüksek
güvenlikli ceza infaz kuramlarında bulunan hükümlüler ... hakkında da uygulanır.”
bölümüne,

c. (10) numaralı fıkranın, 5275 sayılı Kanun’un 59. maddesinin (5) numaralı
fıkrasının “...görüşmeler teknik cihazla sesli veya görüntülü olarak kaydedilebilir, hükümlü
ile avukatın yaptığı görüşmeleri izlemek amacıyla görevli görüşmede hazır bulundurulabilir,
hükümlünün avukatına veya avukatın hükümlüye verdiği belge veya belge örnekleri, dosyalar
ve aralarındaki konuşmalara ilişkin tuttukları kayıtlara elkonulabilir... ” dışında kalan bölümü
yönünden incelenen “...ile beşinci fıkradaki suçlardan hükümlü olup, başka bir suçtan dolayı
şüpheli veya sanık sıfatıyla avukatıyla görüşen hükümlüler... ” bölümüne,

ç. (11) numaralı fıkraya,

6.48. maddesiyle 31/7/1970 tarihli ve 1325 sayılı Millî Savunma Bakanlığı Görev ve
Teşkilâtı Hakkında Kanun’a (703 sayılı Kanun Hükmünde Kararname ile “Askeri Okullar,
Askeri Öğrenciler, Askeri Fabrikalar ve Bazı Düzenlemeler Hakkında Kanun” şeklinde
değiştirilmiştir) eklenen ek 10. maddenin “...Bakanlığın özelliği ve hizmetin gerekli kıldığı
şart ve vasıflar göz önüne alınarak Bakanlığa intibak edemedikleri üstlerince teklif
edilenlerden Bakanlıkta oluşturulacak komisyona yaptırılacak tahkikat sonucuna göre Millî
Savunma Bakanınca uygun görülenler,... ” bölümüne,

7.61. maddesiyle 657 sayılı Kanun’un 125. maddesinin birinci fıkrasının (E) bendine
eklenen (1) alt bendinde yer alan “...eylem birliği içerisinde olmak,... ” ibaresine,

8. 62. maddesiyle 663 sayılı Kanun Hükmünde Karamame’ye eklenen 45/A
maddesinin (2) numaralı fıkrasının birinci cümlesine,



yönelik iptal talepleri 24/7/2019 tarihli ve E.2018/73, K.2019/65 sayılı kararla
reddedildiğinden, bu fıkralara, cümlelere, bölümlere ve ibarelere ilişkin yürürlüğün
durdurulması taleplerinin REDDİNE,

Ç. 1. 56. maddesiyle 10/3/2011 tarihli ve 6191 sayılı Sözleşmeli Erbaş ve Er
Kanunu’na eklenen geçici 1. madde,

2. 62. maddesiyle 663 sayılı Kanun Hükmünde Kararname’ye eklenen 45/A
maddesinin (3) numaralı fıkrası,

hakkında 24/7/2019 tarihli ve E.2018/73, K.2019/65 sayılı kararla karar verilmesine
yer olmadığına karar verildiğinden, bu maddeye ve fıkraya ilişkin yürürlüğün durdurulması
talepleri hakkında KARAR VERİLMESİNE YER OLMADIĞINA,

24/7/2019 tarihinde OYBİRLİĞİYLE karar verilmiştir.

VII. HÜKÜM

1/2/2018 tarihli ve 7070 sayılı Kanun’un;

A. 1. maddesiyle 4/12/2004 tarihli ve 5271 sayılı Ceza Muhakemesi Kanunu’nun
149. maddesinin (2) numaralı fıkrasına eklenen cümlenin Anayasa’ya aykırı olmadığına ve
iptal talebinin REDDİNE OYBİRLİĞİYLE,

B. 2. maddesiyle 5271 sayılı Kanun’un 151. maddesinin (4) numaralı fıkrasına
eklenen “...avukat hakkındaki soruşturma veya...” ile “...soruşturma veya...” ibarelerinin
Anayasa’ya aykırı olduklarına ve İPTALLERİNE, iptal edilen ibareler nedeniyle uygulanma
imkânı kalmayan 5271 sayılı Kanun’un 151. maddesinin (3) numaralı fıkrasında yer alan
“...soruşturma ya da...” ibaresinin de 30/3/2011 tarihli ve 6216 sayılı Anayasa
Mahkemesinin Kuruluşu ve yargılama Usulleri Hakkında Kanun’un 43. maddesinin (4)
numaralı fıkrası gereğince İPTALİNE OYBİRLİĞİYLE,

C. 3. maddesiyle 5271 sayılı Kanun’un 154. maddesine eklenen (2) numaralı fıkrada
yer alan “...örgüt faaliyeti çerçevesinde işlenen uyuşturucu ve uyarıcı madde imâl ve ticareti
suçları... ” ibaresinin Anayasa’ya aykırı olmadığına ve iptal talebinin REDDİNE
OYBİRLİĞİYLE,

Ç. 4. maddesiyle 5271 sayılı Kanun’un 178. maddesinin (1) numaralı fıkrasına
eklenen cümlenin Anayasa’ya aykırı olmadığına ve iptal talebinin REDDİNE, Celal Mümtaz
AKINCI’nm karşıoyu ve OYÇOKLUĞUYLA,

D. 5. maddesiyle 5271 sayılı Kanun’un 188. maddesinin (1) numaralı fıkrasına
eklenen cümlenin Anayasa’ya aykırı olmadığına ve iptal talebinin REDDİNE, Zühtü
ARSLAN, Engin YILDIRIM, Haşan Tahsin GÖKCAN, Recep KÖMÜRCÜ ile Celal
Mümtaz AKINCI’nm karşıoyları ve OYÇOKLUĞUYLA,

E. 6. maddesiyle 13/12/2004 tarihli ve 5275 sayılı Ceza ve Güvenlik Tedbirlerinin
İnfazı Hakkında Kanun’un 59. maddesine eklenen;

1. (5) numaralı fıkranın Anayasa’ya aykırı olmadığına ve iptal talebinin REDDİNE



OYBİRLİĞİYLE,

2. (10) numaralı fıkranın “Bu madde hükümleri 9 uncu maddenin üçüncü fıkrasına
göre yüksek güvenlikli ceza infaz kuramlarında bulunan hükümlüler ... hakkında da
uygulanır. ” bölümünün 5275 sayılı Kanun’un 59. maddesinin (5) numaralı fıkrası yönünden
Anayasa’ya aykırı olmadığına ve iptal talebinin REDDİNE OYBİRLİĞİYLE,

3. (10) numaralı fıkranın “...ile beşinci fıkradaki suçlardan hükümlü olup, başka bir
suçtan dolayı şüpheli veya sanık sıfatıyla avukatıyla görüşen hükümlüler... ” bölümünün;

a. 5275 sayılı Kanun’un 59. maddesinin (5) numaralı fıkrasının “...görüşmeler teknik
cihazla sesli veya görüntülü olarak kaydedilebilir, hükümlü ile avukatın yaptığı görüşmeleri
izlemek amacıyla görevli görüşmede hazır bulundurulabilir, hükümlünün avukatına veya
avukatın hükümlüye verdiği belge veya belge örnekleri, dosyalar ve aralarındaki
konuşmalara ilişkin tuttukları kayıtlara elkonulabilir... ” bölümü yönünden Anayasa’ya aykırı
olduğuna ve İPTALİNE OYBİRLİĞİYLE,

b. 5275 sayılı Kanun’un 59. maddesinin (5) numaralı fıkrasının “...görüşmeler teknik
cihazla sesli veya görüntülü olarak kaydedilebilir, hükümlü ile avukatın yaptığı görüşmeleri
izlemek amacıyla görevli görüşmede hazır bulundurulabilir, hükümlünün avukatına veya
avukatın hükümlüye verdiği belge veya belge örnekleri, dosyalar ve aralarındaki
konuşmalara ilişkin tuttukları kayıtlara elkonulabilir...” dışında kalan bölümü yönünden
Anayasa’ya aykırı olmadığına ve iptal talebinin REDDİNE OYBİRLİĞİYLE,

4. (11) numaralı fıkranın Anayasa’ya aykırı olmadığına ve iptal talebinin REDDİNE
OYBİRLİĞİYLE,

F. 33. maddesiyle 18/5/1929 tarihli ve 1453 sayılı Zabitan ve Askeri
Memurların Maaşatı Hakkında Kanun’a eklenen geçici 1. maddenin ikinci fıkrasının
Anayasa’ya aykırı olduğuna ve İPTALİNE OYBİRLİĞİYLE,

G. 48. maddesiyle 31/7/1970 tarihli ve 1325 sayılı Millî Savunma Bakanlığı Görev
ve Teşkilâtı Hakkında Kanun’a (2/7/2018 tarihli ve 703 sayılı Kanun Hükmünde Kararname
ile “Askeri Okullar, Askeri Öğrenciler, Askeri Fabrikalar ve Bazı Düzenlemeler Hakkında
Kanun” şeklinde değiştirilmiştir) eklenen ek 10. maddenin “...Bakanlığın özelliği ve hizmetin
gerekli kıldığı şart ve vasıflar göz önüne alınarak Bakanlığa intibak edemedikleri üstlerince
teklif edilenlerden Bakanlıkta oluşturulacak komisyona yaptırılacak tahkikat sonucuna göre
Millî Savunma Bakanınca uygun görülenler,... ” bölümünün Anayasa’ya aykırı olmadığına ve
iptal talebinin REDDİNE OYBİRLİĞİYLE,

Ğ. 56. maddesiyle 10/3/2011 tarihli ve 6191 sayılı Sözleşmeli Erbaş ve Er
Kanunu’na eklenen geçici 1. maddeye ilişkin iptal talebi hakkında KARAR VERİLMESİNE
YER OLMADIĞINA OYBİRLİĞİYLE,

H. 60. maddesiyle 14/7/1965 tarihli ve 657 sayılı Devlet Memurları Kanunumun 48.
maddesinin birinci fıkrasının (A) bendine eklenen (8) numaralı alt bendin Anayasa’ya aykırı
olduğuna ve İPTALİNE, M. Emin KUZ’un karşıoyu ve OYÇOKLUĞUYLA,

I. 61. maddesiyle 657 sayılı Kanun’un 125. maddesinin birinci fıkrasının (E) bendine
eklenen (1) alt bendinde yer alan “...eylem birliği içerisinde olmak,... ” ibaresinin Anayasa’ya



aykırı olmadığına ve iptal talebinin REDDİNE OYBİRLİĞİYLE,

İ. 62. maddesiyle 11/10/2011 tarihli ve 663 sayılı Sağlık Bakanlığı ve Bağlı
Kuruluşlarının Teşkilat ve Görevleri Hakkında Kanun Hükmünde Kararname’ye (703 sayılı
Kanun Hükmünde Kararname ile “Sağlık Alanında Bazı Düzenlemeler Hakkında Kanun
Hükmünde Kararname ” şeklinde değiştirilmiştir) eklenen 45/A maddesinin;

1. (2) numaralı fıkrasının;

a. Birinci cümlesinin Anayasa’ya aykırı olmadığına ve iptal talebinin REDDİNE
OYBİRLİĞİYLE,

b. İkinci cümlesinin Anayasa’ya aykırı olduğuna ve İPTALİNE, iptal hükmünün,
Anayasa’nın 153. maddesinin üçüncü fıkrası ile 6216 sayılı Kanun’un 66. maddesinin (3)
numaralı fıkrası gereğince, KARARIN RESMÎ GAZETE’DE YAYIMLANMASINDAN
BAŞLAYARAK DOKUZ AY SONRA YÜRÜRLÜĞE GİRMESİNE OYBİRLİĞİYLE,

2. (3) numaralı fıkrasına ilişkin iptal talebi hakkında KARAR VERİLMESİNE YER
OLMADIĞINA OYBİRLİĞİYLE,

J. 73. maddesiyle 12/4/1991 tarihli ve 3713 sayılı Terörle Mücadele Kanunu’na
eklenen geçici 16. maddenin ikinci cümlesinin Anayasa’ya aykırı olduğuna ve İPTALİNE;
iptal edilen cümle nedeniyle uygulanma imkânı kalmayan 3713 sayılı Kanun’un geçici 16.
maddesinin üçüncü cümlesinin de 6216 sayılı Kanun’un 43. maddesinin (4) numaralı fıkrası
gereğince İPTALİNE OYBİRLİĞİYLE,

24/7/2019 tarihinde karar verildi.

Başkan
Zühtü ARSLAN

Başkanvekili
Engin YILDIRIM

Başkanvekili
Haşan Tahsin GÖKCAN

Üye
Serdar ÖZGÜLDÜR

Üye
Recep KÖMÜRCÜ

Üye
Hicabi DURSUN



Üye
Celal Mümtaz AKINCI

Üye

Muammer TOPAL
Üye

M. Emin KUZ

Üye Üye Üye
Kadir ÖZKAYA Rıdvan GÜLEÇ Recai AKYEL

Üye
Yusuf Şevki HAKYEMEZ

Üye
Yıldız SEFERİNOĞLU



Esas Sayısı : 2018/73
Karar Sayısı: 2019/65

KARŞIOY GEREKÇESİ

1. 1/2/2018 tarihli ve 7070 sayılı Kanun’un 5. maddesiyle 5271 sayılı Ceza
Muhakemesi Kanunu’nun 188. maddesinin (1) numaralı fıkrasına eklenen cümlenin
Anayasa’ya aykırı olduğu iddiası Mahkememiz çoğunluğu tarafından reddedilmiştir.

2. Dava konusu cümlenin de yer aldığı fıkra şu şekildedir: “Madde 188 - (1)
Duruşmada, hükme katılacak hâkimler ve Cumhuriyet savcısı ile zabıt kâtibinin ve Kanunun
zorunlu müdafiliği kabul etliği hâllerde müdafiin hazır bulunması şarttır. Müdafiin
mazeretsiz olarak duruşmaya gelmemesi veya duruşmayı terk etmesi halinde duruşmaya
devam edilebilir. ”

3. 5271 sayılı Kanun’un 151. maddesi zorunlu müdafiin duruşmada hazır
bulunmaması veya vakitsiz olarak duruşmadan çekilmesi durumunda başka bir müdafi
görevlendirileceğini, oturuma ara verileceğini veya oturumun erteleneceğini öngönnektedir.
Görüldüğü üzere kuralla müdafiin duruşmada hazır bulunması zorunluluğuna istisna
getirilmekte, mazeretsiz duruşmaya gelmeme veya duruşmayı terk etme durumlarında
duruşmaya devam edilebileceği öngörülmektedir.

4. Esasen çoğunluk ile görüş ayrılığımız, öncelikle kuralın anlam ve kapsamı
konusunda ortaya çıkmaktadır. Çoğunluğa göre Kanun’un müdafiin duruşmada hazır
bulunması gerektiğine dair diğer hükümleriyle birlikte değerlendirildiğinde, “dava konusu
kuralın yargılamanın sonucuna etkili esaslı işlemlerin yapıldığı ve bu nedenle müdafi
yardımının etkili olduğu duruşmaların müdafi yokluğunda yapılabilmesine imkân tanıdığı
şeklinde anlaşılması mümkün değildir” (§ 73).

5. Kural çoğunluğun savunduğu görüşün aksine müdafiin yokluğunda yargılamanın
sonucuna etkili esaslı işlemlerin yapılmasını engelleyecek herhangi bir ifadeye yer
vermemektedir. Daha önce ifade edildiği gibi kural zorunlu müdafiin bulunmadığı durumda
duruşmaya devam edilemeyeceği yönündeki hükümlere istisna getirmektedir. Bu istisnayı
getirirken de devam edebileceği söylenen duruşmaları “yargi.lama.mn sonucuna etkili
işlemlerin yapıldığı/yapılmadiği duruşmalar” olarak herhangi bir ayrıma tabi tutmamaktadır.
Kanun koyucu, çoğunluğun iddia ettiği gibi, sonuca etkili işlemlerin yapıldığı duruşmaların
hiçbir durumda zorunlu müdafiin yokluğunda yapılamayacağını murat etseydi bunu açıkça
ifade ederdi. Kuralın, bu yöndeki diğer hükümlerde herhangi bir değişiklik yapmadığından
hareketle, sadece bir anlamda “önemsiz” ya da “etkisiz” işlemlerin yapıldığı duruşmaların
müdafii yokluğunda yapılmasına izin verdiğini söylemek zordur.

6. Müdafi yardımından yararlanma hakkı savunma hakkının, dolayısıyla adil
yargılanma hakkının olmazsa olmaz unsuru olarak kabul edilmektedir. Bu hak, aynı zamanda
yargılamanın silahların eşitliği ilkesine uygun şekilde gerçekleştirilmesinin de ön şartını teşkil
etmektedir. Mahkememizin kararlarında vurgulandığı üzere, “Sanığın müdafii yardımından
yararlanması ile aynı zamanda kamu görevlilerinin haksız uygulamalarının önlenmesi, adli
hataların oluşmaması, sorgulama veya iddia makamı ile sanık arasında silahların eşitliğinin
sağlanması ilkesi başta olmak üzere” adil yargılamanın amaçları sağlanacaktır (Aligül Alkaya
ve Diğerleri, B. No: 2013/1138, 27/10/2015, § 134).



7. Dava konusu kuralın müdafi yardımından yararlanma hakkı bakımından yol
açabileceği sakıncaları anlayabilmek için zorunlu müdafiliğin hangi durumlarda söz konusu
olduğuna bakmak gerekir. Nitekim kural, aynı fıkranın birinci cümlesinde yer alan “Kanunun
zorunlu müdafıliği kabul ettiği hâllerde müdafiin hazır bulunması şarttır” hükmüne istisna
getirmektedir. 5271 sayılı Kanun’un 150. maddesinin ikinci ve üçüncü fıkralarında sanık veya
şüphelinin çocuk, kendisini savunamayacak derecede malul veya sağır ve dilsiz olması
durumunda ve alt sınırı beş yıldan fazla hapis cezasını gerektiren suçlardan dolayı yapılan
soruşturma ve kovuşturmalarda talep aranmaksızın müdafii tayin edileceği düzenlenmektedir.

8. Zorunlu müdafiin tayin edildiği her iki durumda da sanığın duruşmalarda müdafi
hakkından yararlanma hakkının ne derece hayati olduğu her türlü izahtan varestedir. Kurum
olarak zorunlu müdafilik, yaş, engelli olup olmama ve isnat olunan suçun ağırlığı gibi
nedenlerle şüpheli veya sanığın kendisini daha iyi savunabilmesi, maddi gerçeğin ortaya
çıkarılabilmesi ve adaletin tecellisi için savunma makamının güçlendirilmesini
amaçlamaktadır. Müdafi aynı zamanda yargılamanın usulüne uygun şekilde gerçekleşmesine
vazgeçilmez katkı sağlayan bir yargılama sujesidir. Tam da bu nedenle Ceza Muhakemesi
Kanunu’nun 151. maddesinin (1) numaralı fıkrasında, yukarıda belirtildiği gibi, müdafiin
duruşmada bulunmaması ya da çekilmesi durumlarında, yeni bir müdafi görevlendirilmeden
oturuma devam edilmemesi öngörülmüştür. Kısacası yargılamanın usul ve esas bakımından
sağlıklı bir şekilde yapılabilmesi için hayati öneme sahip olan zorunlu müdafilik kurumunu
işlevsiz hale getirebilecek kanuni düzenlemelerden kaçınılması gerekmektedir.

9. Hiç kuşkusuz müdafi yardımından yararlanma hakkı mutlak değildir, bazı istisnai
durumlarda sınırlandırılabilir. Ancak bu sınırlandırmanın Anayasa’nın 13. maddesi gereğince
ölçülü olması zorunludur.

10. Müdafiin yokluğunda duruşmaya devam edilebilmesine yönelik dava konusu
kuralın, yargılamanın gereksiz yere uzamasını ve sürüncemede bırakılmasını engellemeye
matuf olduğu söylenebilir. Anayasa’nın 141. maddesinde yer alan “Davaların... mümkün olan
süratle sonuçlandırılması, yargının görevidir” hükmü de kanun koyucunun bu tür önlemler
almasını gerektirebilir. Ancak bu gereklilik, hukuk devletinde hayati önemi haiz olan kişilerin
savunma hakkını ölçüsüz şekilde sınırlandırmanın gerekçesi olamaz. Anayasa Mahkemesinin
önceki kararlarında belirtildiği üzere, yargılamanın makul sürede sonuçlandırılmasına yönelik
kanuni tercihlerin “kişilerin savunma hakkını, bu çerçevede müdafi yardımından yararlanma
hakkını kullanılamaz hâle getirmemesi gerekir”' (AYM, E. 2017/49, K. 2017/113, § 14).

11. Benzer şekilde Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi de müdafi yardımından
yararlanma hakkına yönelik sınırlamaların ihlale yol açmaması için (a) “zorlayıcı sebeplere”
dayanması ve (b) bir bütün olarak yargılamanın hakkaniyetine halel getirmemesi gerektiğine
vurgu yapmaktadır (İbrahim ve Diğerleri/Birleşik Krallık [BD], B.No: 50541/08, 50571/08
50573/08, 40351/09, 13/09/2016, §§ 258-262). Bu çerçevede yargılamanın daha kısa sürede
sonuçlandırılması, müdafi yardımından yararlanma hakkını sınırlamanın meşru sebebi olarak
görülebilirse de ölçülülük açısından “zorlayıcı sebep” olarak görülmesi zordur.

12. Diğer taraftan yargılamanın makul sürede sonuçlandırılması amacıyla müdafi
yardımından yararlanma hakkım sınırlayan dava konusu kural bir bütün olarak yargılamayı
adil olmaktan çıkarma riskini taşımaktadır. Zira kural, kendisine zorunlu müdafi tayin edilen
sanığın hiçbir kusuru olmadığı halde müdafiin mazeretsiz olarak duruşmaya gelmemesi veya



duruşmayı terk etmesi durumunda kendisini savunma imkânım ölçüsüz bir şekilde
sınırlandırmaktadır.

13. Kuralın istisna getirdiği fıkranın ilk cümlesi uyarınca sanığın duruşmaya
katılımının zorunlu olmadığı da dikkate alındığında, sanığın ve müdafiin bulunmadığı bir
duruşmada yargılamaya devam edilmesi mümkündür. Bu şekilde tek taraflı bir yargılamanın
hakkaniyete uygun bir yargılamayı imkânsız hale getireceği açıktır. Kural müdafiin
yokluğunda devam edilmesine karar verilen duruşmalarda yargılamanın sonucuna etkili
olacak herhangi bir işlemin yapılmasını engelleyecek güvencelere de yer vermemektedir. Bu
nedenle yargılamayı bir bütün olarak adil olmaktan çıkarabilecek bu düzenlemenin kişilerin
savunma hakkına, dolayısıyla adil yargılanma hakkına ölçüsüz bir sınırlama getirdiği
anlaşılmaktadır.

14. Açıklanan gerekçelerle kuralın Anayasa’nm 13. ve 36. maddelerine aykırı
olduğunu düşündüğümden çoğunluğun red yönündeki görüşüne katılmıyorum.

Başkan
ZühtüARSLAN



Esas Sayısı : 2018/73
Karar Sayısı: 2019/65

KARŞIOY GEREKÇESİ

1. 7070 sayılı Kanunun 5. maddesi ile 5271 sayılı Kanunun 188. maddesinin birinci
fıkrasına “Müdaflinin mazeretsiz olarak duruşmaya gelmemesi veya duruşmayı terk etmesi
halinde duruşmaya devam edilebilir” şeklinde bir cümle eklenmiştir.

2. 5271 sayılı Kanunun 188. maddesinin ilk fıkrasında hükme katılacak hâkimler ve
Cumhuriyet savcısı ile zabıt kâtibinin ve Kanunun zorunluğu müdafıliği kabul ettiği hallerde
müdafmin hazır bulunması gerektiği belirtilmiştir. îptali istenen kuralla da zorunlu müdafi
olmadan da duruşmaya devam edilmesinin önü açılmıştır.

3. Ceza muhakemesi düzenimizde kanun koyucu belli durumlarda ceza
yargılamasına ilişkin işlemlerde müdafmin hazır bulunmasını zorunlu tutmuştur. Müdafiin
duruşmalara katılması ve yargılamaya müdahil olması, sanığın savunma hakkından
yararlanarak adil bir şekilde yargılanmasına katkıda bulunmaktadır.

4. Yargıtay Ceza Genel Kurulu, baro tarafından görevlendirilen müdafiin yokluğunda
mahkûmiyet kararı verilmesini sanığın savunma hakkını kısıtladığı gerekçesiyle mutlak
bozma nedeni olarak değerlendirmiştir (YCGK, 11/10/20011, E. 2011/10-82, K. 2011/204).

5. Anayasa Mahkemesi de çeşitli kararlarında müdafi yardımından yararlanma
hakkının savunma ve çelişmeli yargılanma hakkı ile silahların eşitliği ilkesinin etkin bir
şekilde kullanılmasının bir gereği olduğunu vurgulamıştır (E. 2017/32, K. 2018/81,
11/7/2018; Bayram Siviş B.No: 2014/5844, 5/11/2014 § 30; Kazım Albayrak, B. No:
2014/3836, 17/9/2014, § 29). Çelişmeli yargılama taraflara iddia ve karşı iddiaları sunma
hususunda imkân sağlarken, silahların eşitliği, davanın taraflarının usul açısından eşit
durumda olmalarına ve aralarında hakkaniyete uygun bir dengenin oluşmasına katkı
yapmaktadır.

6. Zorunlu müdafilik, şüpheli veya sanığın yaşı ruhsal durumu veya isnat olunan
suçun ağırlığı gibi nedenlerle savunma makamının özel olarak korunması ve desteklenmesi
gereken hallerde etkili bir savunmanın gerçekleştirilebilmesi ve maddi gerçeğin tespit
edilmesi amacıyla oluşturulmuş bir kurumdur.

7. Hakkında bir suç isnadı olan herkesin gerektiği hallerde zorunlu olarak atanan bir
müdafi tarafından savunulması adil yargılamanın en önemli unsurlarından birini
oluşturmaktadır. İptali istenen kuralla zorunlu müdafiin mazeretsiz olarak duruşmada
bulunmaması durumunda duruşmaya devam edilmesine imkân tanınması bu durumdan dolayı
hiçbir kusuru olmayan sanığın müdafi yardımından yararlanma hakkını zedelemektedir. Böyle
bir durumda sanık herhangi bir şekilde kendisinden kaynaklanmayan bir nedenden dolayı
savunma hakkını gerektiği gibi kullanamayacaktır. Dava konusu kural, bir anlamda zorunlu
müdafiiliği etkisiz ve işlevsiz hale getirmektedir.



8. Zorunlu müdafiin bulunduğu duruşmada sanığın hazır olması gerekmemektedir.
Dava konusu kural, müdafıinin duruşmaya katılacağına güvenerek duruşmada hazır
bulunmayan sanığın yokluğunda, müdafıinin de mazeretsiz olarak duruşmaya katılmaması
durumunda duruşmaya devam edilmesine imkân tanıdığından çelişmeli yargılama ve
silahların eşitliği ilkesine aykırı düşmektedir. Savunma makamı temsil edilmeden yapılan bir
duruşmanın adil yargılanma olarak nitelendirilmesi de mümkün gözükmemektedir.

9. Sonuç olarak, dava konusu kuralın adil yargılanma hakkına ölçüsüz bir
müdahalede bulunarak Anayasanın 13. ve 36. maddelerine aykırı olduğu düşüncesiyle
çoğunluk kararma katılmadım.

Başkanvekili
Engin YILDIRIM



Esas Sayısı : 2018/73
Karar Sayısı: 2019/65

KARŞIOY GEREKÇESİ

1. Ceza muhakemesinde müdafılik kurumu, savunma makamının yardımcısıdır.
Müdafi, bir hukukçu olan iddia makamı ve hakimin karşısında bilgisiyle savunma lehine
dengeyi sağlama işlevi görmektedir. Bu yönüyle müdafmin varlığı ceza yargılamasında
silahların eşitliği ve çelişmeli yargılama ilkeleriyle doğrudan bağlantılıdır. Çünkü hukukçu
olan iddia makamı ve hüküm merci karşısında ancak yeterli hukuk bilgisi olan bir kimse
savunmanın menfaatlerini koruyabilir.

2. Diğer taraftan ceza soruşturma ve kovuşturmasında suç ithamı altındaki kişinin
hukuki yardım alma hakkı adil yargılanma hakkı kapsamındadır. AÎHS’nin adil yargılanma
hakkına ilişkin 6/3-c maddesinde, suçla itham edilen herkesin bizzat savunma veya seçeceği
bir müdafiinin yardımından yararlanma ve eğer maddi olanaktan yoksun ve adaletin yerine
gelmesi için gerekli ise re’sen atanacak bir avukatın yardımından ücretsiz yararlanma hakkı
bulunduğu belirtilmektedir.

3. Avukatın hukuki yardımından yararlanma hakkı soruşturma ve kovuşturmanın bir
aşamasına mahsus olmayıp, sürecin tümünü kapsayan bir haktır. AÎHM sanığın bulunmadığı
bir duruşmada avukatıyla temsil edilmesinin kabul edilmemesini adil yargılanma hakkının
ihlal edeceğine karar vermektedir (AÎHM Poitrimol/Fransa, No: 14032/88, 23.11.1993, par.
38). Anayasa Mahkemesi de çeşitli kararlarında müdafi yardımından yararlandırılmama veya
müdafi bulunmadan alınan savunma beyanının hükme esas alınması gibi hallerde adil
yargılanma hakkının ihlal edildiğine karar vermiştir (bkz. Gürhan Nerse, 30.12.2014, B. No.
2013/5957; Abdulselam Tutal ve Diğ. 8.4.2015, B. No: 2013/2319; Yusuf Karakuş ve Diğ.
8.12.2016, B. No: 2014/12002).

4. Nitekim CMK’da bu hak kapsamında çocuklar ve kendisini savunamayacak
derecede malul veya sağır-dilsiz kimselere zorunlu olarak müdafi görevlendirilmesi özel
olarak düzenlenmiştir. Yine alt sınırı beş yıldan fazla hapis cezasını gerektiren suçlardan
dolayı yapılan soruşturma ve kovuşturmada da zorunlu müdafi görevlendirilmesi
gerekmektedir (CMK m. 150/2). Kanunun duruşmada bulunması zorunlu olanlara ilişkin 188.
maddesinin birinci fıkrasının ilk cümlesinde zorunlu müdafi de sayılmaktadır. Ne var ki iptali
istenen kural buna istisna getirmektedir.

5. îptal istemine konu olan 5271 sayılı Kanunun 188 maddesinin ilk fıkrasının ikinci
cümlesinde ise zorunlu müdafiin mazeretsiz olarak duruşmaya gelmemesi veya duruşmayı
terk etmesi durumunda duruşmaya devam edilebileceği belirtilmektedir. Bu şekliyle kural,
sanığın da bulunmaması durumunda her türlü usul işlemlerinin yapılmasına imkan
sağlamaktadır. Mahkememiz kararında CMK’nın 150 ve 151. maddeleri karşısında esaslı
işlemlerin müdafi yokluğunda yapılmasına imkan tanındığının söylenemeyeceği ifade
edilmiştir. Ne yazık ki bu değerlendirme, atıf yapılan maddelerle uyumlu değildir. Kanunun
150. maddesi müdafi görevlendirilmesi koşulları ve usulünü düzenlemektedir, yokluğunda
yapılacak duruşmayla ilgisi bulunmamaktadır. Kanunun 151/1. maddesinde müdafiin
görevden çekilmesi, yani görevi kabul etmemesi ya da devamından çekinmesi hali ile
görevini yerine getirmekten kaçınması halinde başka müdafi görevlendirilmesi için gerekli



işlemlerin yapılacağı düzenlemektedir. Buna karşın 188. maddedeki düzenlemede bir
duruşmaya gelmeyen veya duruşmayı terk eden müdafi bulunmadan da duruşmanın
sürdürülebileceği belirtilmektedir. Dolayısıyla kural başka bir müdafi görevlendirilmesi
gereğini aramaksızın duruşmaya devam konusunda hakime takdir yetkisi vermektedir. Bu
nedenle kuralın hukuki yardım alma ve savunma hakkını kısıtlayacağı ve dolayısıyla adil
yargılanma hakkına aykırı düşeceği anlaşılmaktadır.

6. Diğer taraftan, müdafi bulunmadan duruşmaya devam edilmesi için sanığın hazır
bulunması koşulu da aranmamaktadır. Bilindiği üzere adil yargılanma hakkının alt
unsurlarından biri de duruşmada bulunma hakkıdır. Sanık müdafi ile temsil edildiğini bilerek
hareket ettiği durumda kendisi ayrıca duruşmada bulunmaya ihtiyaç duymayabilir. Fakat
zorunlu müdafiin geçici olarak katılmaması nedeniyle usul işlemlerinin yürütüldüğü
duruşmalarda tedbir alma imkanı olmayan sanığın bulunamaması, duruşma hakkım da ihlal
eder niteliktedir.

Açıklanan nedenlerle, kuralın Anayasanın 36. maddesinde düzenlenen adil
yargılanma hakkına aykırı bulunduğu görüşündeyiz.

Başkanvekili
Haşan Tahsin GÖKCAN

Üye
Recep KÖMÜRCÜ



Esas Sayısı : 2018/73
Karar Sayısı: 2019/65

KARŞI OY GEREKÇESİ

1/2/2018 tarihli ve 707 sayılı Kanun’un 4. maddesiyle 5271 sayılı CMK’nun 178.
maddesinin (1) numaralı fıkrasına eklenen “Ancak, davayı uzatmak amacıyla yapılan
talepler reddedilir.” cümlesinin Anayasa’ya aykırı olduğu iddiası Mahkememiz
çoğunluğunca reddedilmiştir.

1. Kişilere yargı mercileri önünde dava ve savunma hakkı tanınması silahların
eşitliği ve çelişmeli yargılama ilkeleri ışığında hakkaniyete uygun yargılamanın da temelini
oluşturmaktadır. Silahların eşitliği ilkesi, davanın taraflarının yargılama sırasında usul
hükümleri yönünden eşit konumda bulunmasını ve taraflardan birine dezavantaj, diğerine
avantaj sağlayacak kurallara yer verilmemesini öngörmekte; diğer bir deyişle davanın tarafları
arasında hakkaniyete uygun bir dengenin varlığını gerekli kılmaktadır. Çelişmeli yargılama
ilkesi ise taraflara, dosyaya giren görüşler ile diğer tarafça sunulan deliller hakkında bilgi
sahibi olma ve karşı iddialarını sunma hususunda uygun imkânların sağlanması anlamına
gelmektedir.

2. Savunma tanıklarının da iddia makamının tanıklarıyla aynı koşullar altında davet
edilmelerinin ve dinlenmelerinin sağlanmasını isteme hakkı, silahların eşitliği ilkesinin bir
gereğidir. Ancak bu hak, sanığın lehine olan bütün tanıkların çağrılmasını ve dinlenmesini
gerektirmez. Önemli olan sanığın aynı koşullar altında ve silahların eşitliği ilkesine uygun
olarak tanık dinletme talebinde bulunabilmesinin sağlanmasıdır. Bu bağlamda kural uyarınca
sanık veya katılanın tanık ve uzman kişilerin dinletilmesine yönelik taleplerinin reddine
imkân tanınması adil yargılanma hakkına müdahale niteliği taşımaktadır.

3. Ceza muhakemesinin amacı maddi gerçeği araştırmaktır. Gerçeğe ulaşma, kolektif
yargılama yöntemi ile sağlanabilecektir. Ceza muhakemesinin amacını gerçekleştirmek için
sanığın lehine ve aleyhine delillerin toplanması kural olarak soruşturma evresinde
gerçekleştirilmektedir. 5271 sayılı Kanun’un 160, maddesinin (2) numaralı fıkrasında,
Cumhuriyet savcısının maddi gerçeğin araştırılması ve adil bir yargılamanın yapılabilmesi
için emrindeki adli kolluk görevlileri marifetiyle şüphelinin lehine ve aleyhine olan delilleri
toplayarak muhafaza altına almakla ve şüphelinin haklarını korumakla yükümlü olduğu
hüküm altına alınmıştır.

4. Tanık ve uzman kişilerin görüşlerine başvurulması da maddi gerçeğin ortaya
çıkarılmasını sağlayan araçlar arasındadır. Yargılama esnasında tarafların uyuşmazlık konusu
olaya ilişkin bilgisi olanların tanıklığına veya uzman görüşüne başvurulmasını isteme hakları
bulunmaktadır. Kovuşturma evresinde kural olarak iddianamede gösterilen tanık ve uzman
kişiler duruşmaya davet edilmekle birlikte sanık veya katılan da dava konusu olayla ilgili
olarak dinlenilmesini istediği tanık veya uzman kişilerin duruşmaya çağrılmasını talep
edebilir.

5. Dava konusu kuralda ise sanık veya katılanın bu yöndeki taleplerinin davayı
uzatmak amacıyla yapıldığının anlaşılması durumunda reddedileceği hüküm altına alınmıştır.
Kurala göre mahkeme başkanı veya hâkim, tanık ve uzman kişi dinlenilmesine ilişkin
taleplerin davayı uzatmak amacıyla yapıldığı kanaatine varırsa bu talepleri reddedecektir.



6. Tanık ve uzman kişilerin dinlenmesi yönündeki taleplerin reddedilmesinin, ancak
davayı uzatmak amacıyla yapıldığı kanaatine varılması durumunda söz konusu olabileceği, bu
konuda yargı mercilerine sınırsız bir yetki tanınmadığı ifade edilmekte ise de uygulamada bu
yetkinin yerinde, isabetli olarak ve nasıl kullanılacağına dair bir belirginlik olmadığı gibi
yanlış ve hatalı kullanımını engelleyecek bir mekanizma da bulunmamaktadır. Hakimlerimiz
tanık ve uzman dinletme talebinin davayı uzatmak amacıyla yapılıp yapılmadığını nasıl
anlayacaklardır?

7. Ceza yargılamasının amacı olan gerçeğe ulaşabilmek için tüm taraf delillerinin
dosyaya girmesi gerekir. Katılanm ve sanığın dinlenilmesini istediği tanık ve uzman dinletme
talebini “davayı uzatmak amacıyla” yapıldığı zehabı ve gerekçesiyle reddedilmesi halinde
maddi gerçeği bulma, maddi gerçeğe ulaşma amacı tehlikeye girebilecektir. Kuralla, iddia
makamına istediği delillerin toplanıp, dinlenmesini istediği tanıkların “davayı uzatma”
endişesi taşınmadan dinlenilmesi avantajı sağlanırken, katılana veya sanığa “davayı uzatma
amacı taşıyor” denilerek aynı hakkı vermemek silahların eşitsizliği anlamında kendilerini
iddia makamı karşısında dezavantajlı bir duruma düşürecektir.

8. Kuralın bu haliyle uygulanması esnasında davanın uzamasının önüne geçilmek
istenirken sanığın veya katılanm, tanık ve uzman kişi dinlenilme talebinin reddi nedeniyle
çok önemli hak kayıplarına uğraması söz konusu olabilecektir. Bu mahzurun istinaf
aşamasında giderilebileceği düşünülmekte ise de bu durum da şüphelidir. İstinaf
Mahkemelerinin elinde bu takdirin yerinde kullanılıp kullanılmadığını ölçecek bir mihenk taşı
olmadığına göre kuralın bu haliyle uygulanmasının önemli hak kayıplarına neden olabileceği
tehlikesi dışında tanık, uzman kişi dinleme konusundaki taktir hakkının hatalı olduğunun
İstinaf aşamasında anlaşılması halinde tanık veya uzman kişinin İstinaf Mahkemesince
dinlenilmesi suretiyle eksikliğin tamamlanmak istenmesi davayı uzatacak, ayrıca tanık ve
uzmanın İstinafla farklı mahallerde olması durumunda ise bunların dinlenebilmesi daha fazla
masraf ve daha fazla zaman harcanmasına neden olabilecektir.

9. Sunulmaya çalışılan nedenlerle tanık ve uzman kişilerin dinletilmesine getirilen
sınırlama ile ulaşılmak istenen amaç arasında makul bir dengenin sağlanamayacağı endişesi
taşıdığımdan çoğunluğumuzun aksi yöndeki düşüncesine katılamadım.

10. 7070 sayılı Kanun’un 5. maddesiyle Ceza Muhakemesi Kanunu’nun 188.
maddesinin (1) numaralı fıkrasına eklenen “Müdafiin mazeretsiz olarak duruşmaya
gelmemesi veya duruşmayı terk etmesi halinde duruşmaya devam edilebilir. ” Cümlesinin,
Anayasa aykırı olduğunu düşünüyor ve bu konuda Anayasa Mahkemesi Başkanı Sayın Zühtü
ARSLAN tarafından kaleme alman karşı oyda ifade olunan gerekçelere aynen katılıyorum.

11. Sonuç olarak Mahkememizin Anayasaya aykırılık ve bireysel başvuru
kapsamında verdiği kararlar ve içtihatları göz önüne alındığında, iptal istemine konu her iki
kuralın da, Anayasa’nın 13. maddesinde öngörülen "ölçülülük” ve 36. maddesinde ifade
olunan "Adil yargılanma hakkı ” ilkelerine aykırı ve iptali gerektiği düşüncesinde olduğumdan
farklı yöndeki çoğunluk görüşüne katılamadım.

Üye
Celal Mümtaz AKINCI



Esas Sayısı : 2018/73
Karar Sayısı: 2019/65

KARŞIOY GEREKÇESİ

7070 sayılı Kanunun 60. maddesiyle 657 sayılı Kanunun 48. maddesinin birinci
fıkrasının (A) bendine eklenen (8) numaralı alt bendin Anayasaya aykırı olduğuna ve iptaline
karar verilmiştir.

İptal kararının gerekçesinde; güvenlik soruşturması ve arşiv araştırması kapsamında
kamu mercileri tarafından bireyin iş ve sosyal yaşamıyla ilgili bilgilerinin alınması,
kaydedilmesi, saklanması ve kullanılmasının özel hayata saygı hakkına sınırlama niteliğinde
olduğu, güvenlik soruşturması ve arşiv araştırması yapılmasını öngören bir düzenleme
getirilmesi kanun koyucunun takdir yetkisinde olmakla birlikte, bu konudaki kuralların kamu
makamlarına hangi şartlarda ve sınırlar içinde tedbirler uygulama ve özel hayatın gizliliğine
yönelik müdahalelerde bulunma yetkisi verildiğini yeterince açık olarak göstermesi ve
kötüye kullanmalara karşı yeterli güvenceleri sağlaması gerektiği, dava konusu kuralda ise
güvenlik soruşturmasına ve arşiv araştırmasına konu edilecek bilgi ve belgelerin neler
olduğuna, bu bilgilerin ne şekilde kullanılacağına ve hangi mercilerin soruşturma ve
araştırmayı yapacağına ilişkin herhangi bir düzenleme yapılmadığı, güvenlik soruşturması ve
arşiv araştırması yapılmasına ve kişisel veri niteliğindeki bilgilerin alınmasına,
kullanılmasına, işlenmesine yönelik güvenceler ile temel ilkeler kanunla belirlenmeksizin
bunların alınmasına ve kullanılmasına izin verildiği, bu nedenle kuralın Anayasanın 13., 20.
ve 128. maddeleriyle bağdaşmadığı belirtilmiştir.

Anayasanın 20. maddesinin son fıkrasında, herkesin kendisiyle ilgili kişisel verilerin
korunmasını isteme hakkına sahip olduğu, kişisel verilerin ancak kanunda öngörülen hâllerde
veya kişinin açık rızasıyla işlenebileceği ve bu verilerin korunmasına ilişkin usul ve esasların
kanunla düzenleneceği; 128. maddesinin ikinci fıkrasında ise, memurların ve diğer kamu
görevlilerinin nitelikleri ve atanmalarının da kanunla düzenleneceği hükme bağlanmaktadır.

Kararda da belirtildiği üzere, kanunla düzenleme ilkesi, düzenlenen alanda temel
ilkelerin kanunla konulmasını, kuralın açık, anlaşılır ve sınırlarının belirli olmasını ve
kişilerin temel haklarını kullanabilmelerine elverişli olmasını gerektirmektedir.

Buna karşılık, söz konusu düzenlemelerin tamamının aynı kanunda yapılması
gerekmemekte; yukarıda belirtilen şartları taşıyan düzenlemelerin incelenen kanunun
dışındaki kanunlarla yapılmış olması da kanunilik ilkesi açısından yeterli bulunmaktadır
(4/7/2013 tarihli ve E.2012/100, K.2013/84 sayılı; 3/7/2014 tarihli ve E.2013/96, K.2014/118
sayılı; 13/11/2015 tarihli ve E.2013/95, K.2014/176 sayılı kararlarımız).

Bilindiği gibi, kişisel verilerin işlenmesinde başta özel hayatın gizliliği olmak üzere
kişilerin temel hak ve özgürlüklerini korumak ve kişisel verileri işleyen gerçek ve tüzel
kişilerin yükümlülükleri ile uyacakları usul ve esasları düzenlemek amacıyla 6698 sayılı
Kişisel Verilerin Korunması Kanunu kabul edilerek konuya ilişkin güvenceler yaklaşık otuz
maddede ayrıntılı olarak düzenlenmiştir.

Bu çerçevede, 6698 sayılı Kanunun 3. maddesiyle kişisel veriler tanımlanmış; 4.
maddesinde kişisel verilerin işlenmesine ve korunmasına ilişkin genel ilkeler, 5. maddesinde
işlenme şartları sayılmış; 12. maddesinde de veri güvenliği konusundaki yükümlülükler



belirlenerek kişisel verilerin hukuka aykırı olarak işlenmesini, bunlara hukuka aykırı olarak
erişilmesini önlemek ve kişisel verilerin muhafazasını sağlamak amacıyla alınacak tedbirler
düzenlenmiştir. Kanunun diğer maddelerinde de kişisel verilerin işlenmesine, korunmasına ve
kamu makamlarının keyfî müdahalelerine karşı güvenceye kavuşturulmasına ilişkin
düzenlemelere yer verilmiştir.

Bu düzenlemelerin güvenlik soruşturması ve arşiv araştırması neticesinde elde
edilecek kişisel veri niteliğindeki bilgi ve belgeler için de geçerli olduğu açıktır. Bu itibarla
dava konusu kural özel hayata saygı hakkına ilişkin bir sınırlama öngörmekte ise de -6698
sayılı Kanunla birlikte değerlendirildiğinde- konuyla ilgili temel ilkelerin kanunla konulmuş
ve çerçevenin kanunla çizilmiş olması sebebiyle kanunilik şartını sağladığından Anayasanın
13. ve 20. maddelerine aykırı değildir.

Diğer taraftan, 657 sayılı Kanunun Devlet memurluğuna alınacak olanlarda aranacak
genel ve özel şartları belirleyen 48. maddesinin birinci fıkrasının (A) bendine eklenen dava
konusu kural Anayasanın 128. maddesinin ikinci fıkrasında öngörülen “memurların ve diğer
kamu görevlilerinin nitelikleri, atanmaları ... kanunla düzenlenir” ilkesine de uygun, açık,
anlaşılır ve tereddüte yer bırakmayan bir düzenleme içermektedir.

Çoğunluğun kararında, güvenlik soruşturmasına ve arşiv araştırmasına konu edilecek
bilgi ve belgelerin neler olduğuna, bu bilgilerin ne şekilde kullanılacağına ve hangi mercilerin
soruşturma ve araştırmayı yapacağına ilişkin herhangi bir düzenleme yapılmadığı, sadece
soruşturma ve araştırma yapılmasının memurluğa alımlarda aranacak şartlar arasında
sayıldığı, bu itibarla kuralın kanunilik şartını taşımadığı belirtilmekte ise de -yukarıda da
açıklandığı gibi- bu hususların tamamının incelenen kuralla düzenlenmiş olması
gerekmemektedir.

Nitekim icra müdür ve müdür yardımcıları ile icra kâtiplerine ilişkin sınav,
görevlendirme, nakil, unvan değişikliği, görevde yükselme ve diğer hususların -kanunda
herhangi bir esas öngörülmeden- yönetmelikle düzenleneceğini hükme bağlayan bir hükmün
iptali talebine ilişkin davada Mahkememizce, esasen memur olan ve 657 sayılı Kanuna tâbi
bulunan bu kişiler açısından kanunla düzenlenme şartının anılan Kanunda ve memurlarla ilgili
diğer yasal düzenlemelerde yerine getirildiği, kanun koyucunun bu suretle yasal çerçeveyi
çizdikten sonra bu çerçevenin içinde kalacak ve değişen şartlara göre farklılık gösterebilecek
idare tekniğine ilişkin ayrıntıların düzenlenmesini yürütmeye bırakmasında Anayasanın 128.
maddesine aykırı bir yön bulunmadığına karar verilmiştir (4/7/2013 tarihli ve E.2012/100,
K.20 13/84 sayılı kararımız).

Güvenlik soruşturması ve arşiv araştırması da 26/10/1994 tarihli ve 4045 sayılı
Kanunla tanımlanarak düzenlenmiş ve konuya ilişkin usul ve esaslar, anılan Kanuna
dayanılarak Bakanlar Kurulu Kararı ile kabul edilen ve Resmî Gazetede yayımlanarak
yürürlüğe konulan Güvenlik Soruşturması ve Arşiv Araştırması Yönetmeliği ile
belirlenmiştir. Bu kapsamda mezkûr soruşturma ve araştırmayı yapacak merciler ile
araştırılacak hususlar ve konuya ilişkin diğer usul ve esaslar da yönetmelikle ayrıntılı olarak
düzenlenmiştir.



Kanunla düzenleme ilkesi açısından esas olan, kuşkusuz düzenlenen konudan yalnız
kavram ve kurum olarak söz edilmesi değil, bunların kanun metninde kurallaştırılmasıdır.
İncelenen bentte “güvenlik soruşturması ve/veya arşiv araştırması yapılmış olmak” Devlet
memurluğuna girecek herkes için açıkça öngörülen bir kuralla genel şart olarak belirlenmiştir.
Güvenlik soruşturmasının ve arşiv araştırmasının -tanımları ile usul ve esaslarına ilişkin özel
kanun niteliğindeki 4045 sayılı Kanunda yer verilen hükümler de dikkate alındığında- sadece
kavram ve kurum olarak belirtilmesiyle yetinilmeyip mezkûr iki kanunda kurallaştırıldığı,
konuya ilişkin temel ilkelerin kanunla belirlendiği ve çerçevenin kanunla çizildiği
görülmektedir.

Diğer taraftan, Anayasada öngörülen kanunilik ilkesinin Avrupa İnsan Haklan
Sözleşmesinden daha geniş bir koruma sağladığı kabul edilse de birçok kararımızda kanun
hükümlerinin, daha ayrıntılı düzenlemeler içeren yönetmelik ve yönerge gibi düzenleyici
işlemlerle birlikte değerlendirilmek suretiyle özel hayata saygı hakkına yapılan müdahalenin
kanunilik şartını sağladığına hükmedildiği de bilinmektedir (Bülent Polat [GK], B. No:
2013/7666,10/12/2015, §§ 82-98, Tevfîk Türkmen [GK], B. No: 2013/9704,3/3/2016, §§ 62-
64; Adem Yüksel [GK], B. No: 2013/9045, 1/6/2016, §§ 67-70; Bülent Kaya [GK], B. No:
2013/2941,11/5/2016, §§ 71-78; E.Ç.A [GK], B. No: 2014/5671,7/6/2018, § 48).

Dolayısıyla 657 sayılı Kanunun iptali talep edilen mezkûr hükmünün -6698 ve 4045
sayılı Kanunlar ile buna dayanılarak çıkarılan Yönetmelik hükümleriyle birlikte
değerlendirildiğinde- hukukun keyfi bir şekilde uygulanmasını engelleyecek açıklıkta,
ulaşılabilir, öngörülebilir, anlaşılabilir ve belirli bir sınırlama öngördüğü, bu sebeple
Anayasanın 13., 20. ve 128. maddelerinde öngörülen kanunilik şartını taşıdığı açıktır.

Bu itibarla incelenen kuralın Anayasaya aykırı olmadığım düşündüğümden, kişilerin
temel haklarına yönelik keyfî müdahalelere karşı yeterli güvenceler ve temel ilkeler kanunla
belirlenmeden mezkûr haklara sınırlama getirildiği gerekçesiyle varılan iptal sonucuna
katılmıyorum.

Üye
M. Emin KUZ


Dosyalar

Kaynak Metin
(Kaynak: Resmi Gazete resmi web sitesi)
İlgili mevzuat yürürlükte değilse, bu ek/formları da yürürlükte olmayabilir.
Söz Konusu Mahkeme Kararında İptal İstemine Konu Olan Mevzuat (9)
Söz Konusu Yargı Kararının ilgili olduğu Mevzuat (1)
Söz Konusu Yargı Kararının Metinsel Değişiklik Yaptığı Mevzuat (7)
" *** Kırmızı renk, söz konusu kanunun yürürlükte olmadığını; sarı renk, söz konusu kanunun tasarı aşamasında olduğunu ve mavi renk ise söz konusu kanunun yürürlükte olduğunu nitelemektedir."

Copyright © 2018. Kanunum bir Karakullukçu Dan. A.Ş. (Şirket) servisidir. “Kanunum” Şirket’in tescilli markasıdır ve tüm hakları saklıdır. Kanunum bir resmi kaynak veya hukuk danışmanlık servisi değildir. Kullanıcılar Hizmet Şartlarını okumuş ve kabul etmiş sayılırlar. Adres: Aytar Cad. 28/4 Levent, 34330, İstanbul